SAÇMALIK
Sarı, bukleli saçların çevrelediği beyaz tenli yüz; o kendisini belinden tutmuş, ritme uygun bir biçimde çevirirken karşısındakine soğuk bir şekilde bakıyordu. Bakışlarının karşı taraf açısından hiçbir anlam ifade etmediğini anlayınca oflaya puflaya balo salonundaki diğerlerini izlemeye başladı. Mavi elbisesinin, o dönerken, çıkardığı hışırtısına vermişti bütün dikkatini. "Ne zaman bitecek?" dedi gayet yüksek bir sesle.
"Ah Manolya! Ah benim sevgi tatmamış prensesim! Buza dönüşmüş kalbin benim sevgimin ateşiyle eriyip atmaya başlayınca dansımız da bitecek..."
Sonra aniden kadının yüzünde çiçekler açtı, kendini adamın ellerine bıraktı, onun hareketlerine uyum sağladı. "Sevgilim," dedi birden, "hissediyorum, kalbimin pır pır attığını, vücudumun ısındığını... Bu kötü kokulu balo salonu, bir saraya, bir aşk yuvasına dönüştü benim için. Öp beni, öp de vuslata erelim tamamen!"
Dans bitti, ayrıldılar ve adam gayet otoriter bir tavırla, "Tamam, şahane. Al, bu da paran." dedi. Kadın, eteğini kaldırıp dizlerini hafifçe bükerek onu selamladı ve parasını saya saya gitti. Adam iç cebinden bir defter çıkardı, içindeki kalemi aldı ve yukarıdaki satırları yazmaya başladı. "Güzel hikaye oldu." dedi gülerek, "Şimdi doğru yayınevine!" Elini bir hedefe doğrultmuş, komutanlara has bir hırsla yola koyuldu. Sekerek yürüyor, ıslık çalıyor, çevresindeki herkese selam veriyordu. Yayınevine girdi, kapıdaki görevliye ya da sekretere hiçbir şey söylemeden, onu durdurmalarına izin vermeden editörün odasına girdi. Kapıyı kapattı, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle hikayesini masanın üzerine attı, arkasını döndü, içki dolabından pahalı bir şişe viskiyi kaptı ve kendine bir bardak doldurdu.
"Kusura bakmayın efendim, durduramadık!" dedi nefes nefese içeri giren güvenlik.
Usul usul purosunu tüttürmekte olan editör yaşananların şokundan uzun bir süre bir şey diyemedi, daha sonra elini sallayarak güvenliğe teminat verdi ve adam girdiği gibi nefes nefese dışarı çıktı.
"Hoş geldin Sergey. Gelirken haber verirsin sanıyordum." dedi editör, ağzında puroyla.
Sergey viskisinden koca bir yudum aldı, suratı ekşidi, bardakta kalan içkiye göz ucuyla bakıp içine tükürdü ve bardağı göremeyeceği bir yere kaldırdı. "Geçen sefer bir türlü randevu koparamamıştım. Bir gün yayınevi tadilattaydı, diğer gün karın doğum yapıyordu, öbür gün cenazedeydin, sonraki gün sekreterin çorabı kaçmıştı, sonraki günün sonraki günü hikaye incelemesi için kullandığın o çok değerli kalemini kaybetmiştin... Telefon faturasına ödeyecek param kalmadı, ben de emrivaki yapayım dedim."
"İyi yapmışsın, tabi..."
"Kız mı erkek mi?" dedi bir anda Sergey.
"Ne kız mı erkek mi?"
"Çocuğun."
"Hangi çocuğum?"
Bir süre sessizlik oldu, sonra aniden "Haa, evet, kız oldu. Bir görsen şirin mi şirin, melek adeta. Yanakları pembe pembe." dedi.
"Sevindim."
"Sergey, dostum!" Editör birden yanına gelip, kollarıyla onu omuzlarından tutmuştu. "Milena'nın vaftiz babası olmanı istiyorum."
"Aman Tanrım, Franz!" Sergey göz yaşlarına hakim olamayıp ağlamaya başladı. "Tabi, tabi, lanet olsun tabi ki de!"
"Dostum."
"Kardeşim."
Franz, Sergey'e hafifçe sarılıp sırtına iki şaplak indirdikten hemen sonra çevik bir hareketle arkasını dönüp masasına doğru ilerledi. "Hadi, biraz da iş konuşalım."
"Memnun kalırım. Bu hikayeyi çok seveceksin; içinde aşk, ihtiras, komedi, göz yaşı, entrika, kavga, seks... Ne ararsan var kısacası."
"Harika, harika. Okur okumaz hemen dergide yayınlatacağım kardeşim, bundan emin olabilirsin."
"Peki daha önce verdiğim hikayeler?"
"Kardeşim, Sergey, inan o kadar yoğunum ki daha onlara gelemedim." dedi Franz ellerini açıp çok çalıştığını ima ederek.
Sergey önce masaya, sonra sağına soluna baktı, "Ama bekleyen hiçbir taslak göremiyorum."
"Benim şapşal sekreter Tanrı bilir nereye sakladı." dedi elini sallayıp gülerek. Sergey de aynı şekilde elini sallayıp gülerek karşılık verdi. "Ancak emin ol, bu hikaye yayınlanacak kardeşim. Sen, kızımın vaftiz babasısın, tabiki de hikayen yayınlanacak."
"Ah, Franz. Fakat hayır, güzelse yayınla, torpil istemiyorum senden kardeşim."
"Ah, Sergey. Yüce kalpli kardeşim."
"Ah, Franz..."
"Ah, Sergey..."
Bu böyle uzun bir süre gitti, bir yerden sonra sıkılıp başka cümle ve kelimelere geçiş yaptılar. Sergey oradan ayrıldığında yüzü gülüyordu. Tam çıkacakken Korasov'la karşılaştı, hiç de sevmezdi bu meymenetsiz herifi. Beş ayda sekiz hikayesi yayınlanmıştı.
"Korasov." dedi soğuk bir biçimde.
"Ne o Sergey, yine mi harika hikayelerinden birini getirdin?" dedi Korasov gülerek.
Cevap vermedi, soğuk soğuk suratına baktıktan sonra çıktı.
"Hikayelerin o kadar harika ki yayınlanmıyorlar, Dünya onları hak etmiyor." diye bağırıp gülüyordu Korasov, Sergey'in arkasından.
Tam evine girecekken birisi sırtından tutup onu geriye çekti. "Neler oluyor?"
"Param nerede Sergey? Üç ay oldu."
Sergey boş ifadelerle bakıyordu. "Beni hatırlamadın mı?" dedi kısa siyah saçlı, kemikli yüze sahip kadın. "Sevişip sonra da salak saçma hikayeler yazdığın Elya ben."
"Ah Elya. Kusuruma bakma, çok dalgınım şu sıralar."
"Palavra sıkma da paramı ver." Sergey cebinden parayı çıkartıp uzattı, "Hani hikayen en ünlü dergilerde yayınlanacak, beni de ünlü edecektin?" dedi Elya.
"Yayınlanacak Elya, korkma. Editör benim çok yakın arkadaşım, kızının vaftiz babası bile oldum."
Elya yere tükürüp gitti.
"Franz'la görüşmek istiyordum." dedi Sergey, telefondaki sekretere.
"Ah, kusura bakmayın beyefendi. Editör beyin sandalyesi kırıldığı için bugün gelemedi."
"Yapmayın, dedi Sergey gayet üzgün biçimde, geçmiş olsun dileklerimi iletin lütfen. Dalgın adam şu Franz, insan biraz dikkat eder."
"Vallahi haklısınız efendim."
"Franz'la görüşmek istiyordum." dedi Sergey, çayını karıştırırken.
"Bay Sergeyeviç, kusura bakmayın lütfen, editör bey radyosunu kaybetmiş, bugün gelemediler."
"Vah vah... Gerçekten de çok dalgın bu adam yahu."
"Vallahi her zamanki gibi haklısınız efendim."
Sergey telefona uzandı, sonra geri indirdi. "Yok, oraya gideyim." dedi ve kalkıp paltosunu sırtına, kasketini kafasına geçirdikten sonra evden çıktı. Yine sekerek yürüyor, gülümsüyor, çevresindeki herkese selam veriyordu. Yayınevi binasının önüne geldiğinde orasının artık yayınevi değil, bir market olduğunu fark etti.
"Bu da ne şimdi?"
İçeriye girdi, kasiyerin yanına gitti, müdürle konuşmak istediğini söyledi. "İvan İlyiç, geleceğinizi biliyordum." dedi market müdürü Sergey'i görür görmez. "Söylemişlerdi, biz de her an sizin gelmenizi bekliyorduk."
"Kim söylemişti? Siz kimsiniz? Ne yaptınız bu edebiyat cennetine?"
Kilolu, vücudunun salgıladığı yağlar suratını pasparlak yapmış market müdürü göbeğini hoplata hoplata güldü. "Aman efendim, pek de nüktedansınız. Ben Franz'ın bir arkadaşı ve oğlunun vaftiz babasıyım. Yegor Mastiç." diyerek elini uzattı.
"Ah, öyle mi? Ben de Milena'nın vaftiz babasıyım." dedi Sergey, uzatılan eli sevinçle sıkarak.
"Milena da kim?" hala ayakta el sıkışıyorlardı.
"Franz'ın kızı işte."
"Franz'ın kızı yok ki."
"Nasıl yok?"
"Basbayağı." El sıkışmaya devam ediyorlardı.
"Artık ayrılıp, yerlerimize oturalım mı?" dedi Yegor Mastiç.
Sergey yavaşça sandalyesine oturdu, gözlerinde anlamsız bir bakışla boşluğu izliyordu. "Ama bana böyle demişti." diye mırıldandı.
"Franz işte, eşek şakasına bayılır. Bu arada..." deyip masasının alt çekmecesini açtı, yirmi otuz tane dosya çıkartıp masanın üstüne koydu. "Bunları size vermemi söyledi."
Sergey inanmayarak, ağzı şaşkınlıktan açık, parçalanmalarından korkarcasına dosyalara uzandı. "Bunlar benim hikayelerim..."
"Evet öyleymiş, çok rezil, saçma, absürdün de ötesinde çöp olduklarını söyledi."
Sergey, ağzı hala açık, bakışlarını şişko müdüre çevirdi. Yegor bir kahkaha attı, uzun bir süre susmadı. En sonunda Sergey de onunla beraber güldü.
Kapağı açık sobanın önünde durmuş, dosyalarda yer alan hikayelerini buruşturup öfkeyle yanan ateşin içine atıyordu. Sonra cebinden sigara paketini çıkartıp bir sigara yaktı. Telefon çaldı, yavaşça ahizeyi kaldırdı.
"Tamam mıdır, oldu mu?" dedi bir ses heyecanla.
"Oldu oldu, hemen yazmaya başlıyorum." Sergey gülüyordu.
"Paramı pazartesi günü gönderirsin değil mi?"
"Merak etme Franz, para konusu dert değil."
"Çok çılgın adamsınız İvan İlyiç."
Ahizeyi yavaşça indirdikten sonra yazı masasına doğru gitti ve yazmaya başladı.
Artık şehirden taşınmış, tamamen yabancı bir yere gitmişti. Hikayelerinin hepsi yayınlanmış, ancak hikayelerinde kullandığı karakterleri onlara söz verdiği gibi kullanmamış, daha da önemlisi paralarının çok büyük bir kısmını vermemişti. Bu yüzden taşınmasını abes karşılamıyoruz.
Tatil için uçakla güneye gitmek üzere havaalanına gelmiş, kontrolünü yaptırmış, bagajını teslim etmişti. Sürekli saate bakıyor, arada aklına satır geldikçe şiirinin devamını yazıyordu. Sonunda kapılar açıldı, biletini verdi ve içeri girdi. Koltuğuna oturdu, şans eseri cam kenarı gelmişti. Sırt çantasını yerleştirdi, kemerini taktı, koltuğunu düzeltti.
Camdan dışarıyı izlemeye başladı, uzunca bir süre de başka yere bakmadı. Hostese seslenmeye çalışırken kolunu haddinden fazla salladı yanındakine çarptı.
"Biraz dikkat eder misiniz lütfen!"
"Çok pardon ef..." terbiyesizlik ettiği kişinin kim olduğunu fark etmesi, lafını tamamlamasına engel oldu.
"İvan İlyiç! Sen he!"
"Franz..."
"Seni yerde ararken gökte buldum."
Sergey bir an durdu, kafasını uçağın camından dışarıya çevirdi ve metal gövdenin altındaki bulutları izledi. Sonra Franz'a döndü, gülmeye başladı.
"Ne, ne var, ne?" dedi Franz, sonra durumu anladı ve o da gülmeye başladı.
"E bu çok saçma bir son." dedi kahkahalarının arasından.
"Bence de." diye onayladı Sergey.
"Peki ana fikir ne?"
"Saçmalık."
Bütün yolcular oflaya puflaya onları izlerken, onların gözleri gülmekten yaşarmış, vücutları iki büklüm olmuştu.
Comments
Post a Comment