DÖN GINETTE, DÖN
Büyükçe bir şehir. Sonsuza kadar sürekli devinim halinde olan bir şehir hem de. Kalubeladan beri böyleymiş gibi sanki. Şehrin çarkları insanların kendisi; yiyor, içiyor, koşuyor, yürüyor, dükkanlara girip çıkıyor, sevişiyor, doğuyor ve de ölüyorlar. Durmadan. Nefes almadan. Etraflarını seyretmeden. Alelade bir şehir aslında, her büyük şehir gibi bir tarihi var elbet, bir geçmişi. Ama kim önemsiyor ki? Sonuçta sıradan, belirgin hiçbir özelliği olmayan soluk renkli binalarla tepeleme dolu bir şehir. Yine aynı şekilde öyle özelliksiz, alelade, mantolaması olmadığı için cayır cayır pişen, üzerine penis ve meme resimleri çizilen, birkaç arabesk söz ve aşk ilanlarıyla süslenmiş soluk renkli duvarları olan bir binada o da. Evinin hemen önünden bir cadde geçiyor. Kalabalığın gürültüsü bir dakika bile azalmıyor. Bağıran çocuklar, ağlayan çocuklar, gülen çocuklar, bağıran anneler, gülen sevgililer... Böyle bir şehrin her büyük caddesinde olacağı gibi sağlı sollu dondurmacılar, dondurmacı olmayanlarda da dondurma tezgahları var. Birbirleriyle yarışırcasına daha yüksek seslerle bağırıyor, dondurma çeşitlerini sayıyorlar. Kimisi dondurma tezgahını perküsyon olarak kullanıp müzik bile çalıyor. Müzik demişken, evet, yine bu caddelerin ortak özelliği olan sokak müzisyenleri de mevcut ve çoğu tahmin edilebileceği gibi vasat seviyede. Ama müzik hoştur yine de. İnsanlar caddede yürürken arada bir başlarını kaldırıp birinci kattaki cama bakıyorlar. Rüzgarın getirdiği bir ağlama sesi duyuyorlar. Öyle çığlık çığlığa bir ağlama değil ama acılı bir ağlama, bir kez duyuldu mu bir daha başka bir şey duyulmayan türden.
Evi de alelade bir ev. İki oda, bir salon, bir mutfak, bir banyo. Duvarlar yumurta kabuğu renginde, beyaz değil. Salonda televizyon açık kalmış, sesini duyuyor ama dinlemiyor onu. Aradaki fark önemli. 24 saat boyunca aynı ölüm haberleri dönüp duruyor zaten, rutin. Televizyonun önündeki yemek masası toplanmamış bir vaziyette duruyor. Dört sandalye etrafını sarıyor masanın. İki uçtaki sandalyeler ve ortadaki sandalyelerden biri nizami bir şekilde duruyor ancak ortadaki diğer sandalye yere devrilmiş. Sol baştaki sandalyenin önünde yarısı boş bir tabak, üzerinde de salatalığa batırılmış bir çatal duruyor. Bu çatalın pozisyonu garip geliyor insana ilk bakışta. Tabaktan alırken vazgeçip yerine konulmuş gibi değil de belli bir mesafeden bırakılmış gibi duruyor çünkü. Sağ baştaki sandalyenin önündeki tabak boş, ancak onun da bardağı devrilmiş ve portakal suyu beyaz masa örtüsünün üzerinde sarımtrak bir leke bırakmış. Masa örtüsü artık beyaz değil. Devrilen sandalyenin biraz ilerisindeki ve masa örtüsünün üzerindeki kurumuş kan lekesi dikkat çekiyor sonra. Ortadaki diğer sandalyenin önündeki tabak, çatal, kaşık ve bardak gayet düzgün ve sandalye hafifçe sol baştaki sandalyeye dönük. Bütün bu görsel verilerden yola çıkarak insan şöyle düşünüyor; burada bir trajedi yaşanmış. Sol baştakine bir şeyler olmuş, çatalını düşürmüş, sağ baştaki durumu fark edip ona hamle etmiş fakat bu eylem esnasında bardağını devirmiş ve hatta sandalyeye takılıp kafasını -çünkü en mantıklısı bu- masaya çarpıp düşmüş. Ortadaki sandalyenin sahibi sakince izlemiştir bu mizanseni. Sonra yavaşça kalkmış, bu iki kişiye dokun(a)madan ambulans çağırmış ve bir daha da bu masaya yaklaş(a)mamıştır.
Tahmin yürütmek elzem çünkü burada yaşananlar hakkında bilgi alabileceğimiz tek kişi içeride ağlıyor. Aradan ne kadar süre geçtiği belirsiz ama insanların sıcaktan piştiği şu günde portmantoda hala montlar asılı duruyor. Montların altında, yerde üç çift de ayakkabı var. İkisi pırıl pırıl, bir tanesi soluk renkli beyaz olmayan bir ayakkabı.
Duvarları farklı renkle boyanmış tek odaya girildiğinde, işte genç odası, diyecektir ilk defa ziyaret eden birisi. Duvarları güvercin rengine boyanmış, beyaz olmayan bu odada da göze çarpan bir şey yok. Her şey gibi sıradan, sade, gösterişten uzak, düz bir dekora sahip. Duvarları süsleyen tek şey çerçevelenmiş üniversite diploması.
Ağlama seslerinin geldiği odaya girildiğinde ilk göze çarpan şey o. Üzerinde pejmürde kıyafetlerle çift kişilik yatağa uzanmış, ağlamakta. Tarihten kopmuş bir şekilde, donmuş bir zamanda yaşıyor. Anlaşılabiliyor çünkü ağladığı halde zihni başka yerlerde geziniyor, gözleri boş bakıyor. Bir şeyler olmuş ve uzam-zamandan kopmuş olmalı. Kıyafetleri birbirlerine oldukça zıt. Cinsiyetlerin kıyafetleri olmaz ancak üstündeki erkekler için, altındaki kadınlar için denilebilecek bir durum var. Görüşü gözlerindeki yaşlardan mütevellit oldukça zayıf olmalı, göz yatağında birikmişler, doldukça yanaklarından aşağı süzülüyorlar. Ağlamalarını duyan komşularından umursama yeteneğine sahip birkaçı arada kapısını çalıyor. Ama kalkıp cevaplamıyor.
Telefonun sesleri, mesajların bipbipleri, kapının dandanları durmak bilmiyor birkaç gündür. 'Hadi Ş., aç artık şu kapıyı, konuş bizimle n'olur' diyen bir ses de duyuluyor. Sesi bir yüzle bütünleştirememiş olmalı, kaşları çatıldı fakat bakışları hala boş. Sonra kapı kilidinin kurcalandığı duyuluyor, bir süre sonra açılması, içeri girenlerin 'üf kokuya bak' demeleri ve geri adım atmaları... 'Borcumuz ne kadar abi' diyor kalın bir erkek sesi, ondan yumuşak bir başka erkek sesi '20 lira' diye yanıtlıyor. Beş kişilik bir kafile eve giriyor. Bir tanesi direkt ağlayanın bulunduğu odaya girdi, gözyaşlarıyla ona sarıldı, başını göğsüne yaslayıp saçlarını okşadı. Hala ağlıyor. Tamamıyla edilgen bir halde. Ye, diyorlar, yiyor; iç, diyorlar, içiyor. Kalk, biraz yürü, diyorlar... Kendisi düşünerek bir eyleme geçemiyor. Sonraki günler birkaç kişi daha geliyor. Odasına sürekli birileri giriyor, çıkıyor. Bir gelen bir daha gelmiyor. İçeriden gıcırtılar, fırça sesleri, musluk sesleri, tabak ve çanağın birbirine sürtünme sesleri geliyor. Bir süre sonra da kimse gelmiyor artık. Ev bir vakit temiz kalıyor, bunu da ancak tuvalet ve yemek gibi vazgeçilmez ihtiyaçlarını karşılarken fark edebiliyor. Çok kısa bir süre sonra ev de eski tozlu haline dönüyor zaten.
Toz
almaya başladı bir süre sonra. Göstermelik bir şekilde tabi. Zevk için, ihtiyaç için,
ya da gerekliliğinin farkına vardığı için temizlik yapmıyordu. İki
haftada bir toz alıyor, sırf toz alınıyor densin diye. Vaktinin büyük
çoğunluğunu yine aynı yatakta geçiriyor. Fakat bu sefer yere
uzanıyor, ayaklarını da yatağa yerleştiriyor. Tebdil-i mekanda ferahlık
varmış gerçekten de. Rahatladığı görülüyor. Ağlamaları dindi artık. Tavandaki leke dikkatini çekiyor
sadece bir süredir. Aslında her şey gibi bu da alelade fakat yaptığı
çağrışımları irdelenmeye değer buluyor. Mezarlarına yerleşen ölüler de böyle mi
görüyordur bizleri? diye düşünüyor. Gözünü kısıp dikkatle baktığında dini kitabı elinde
merhametli bakışlara sahip bir din görevlisi, birkaç tane de
gözyaşlarını tutamayan insan görebiliyor. Öldüm mü ben? diye soruyor. Yaşadığını
hissediyor, sonuçta organları işlevselliklerini yitirmedi ancak,
yaşıyorum, diyebileceği bir yaşam değil bu. Bu yaşıyor olmama ve ölü olmama durumu
göstergebilimcilerin incelemesi gereken bir şey. Psikanalizm temeli olan
bir semiyolog güzel bir şeyler bulabilir belki de. Ş.'nin
göstergebilimsel dikdörtgeni.
Çürümekte olan bir leke bu. Yumurta kabuğu rengindeki, beyaz olmayan tavanı kirletiyor, çürütüyor, kurutuyor. Yayılmakta gibi de sanki. Kokusu bile geliyor burnuna. Yoksa onun kendi kokusu mu bu? O mu çürümekte olan? Leke tam anlamıyla tavanı ele geçirirse kurtuluş mümkün olabilir, diye düşünüyor. Ya da çukurunu çok mu derin kazdılar? Belki biraz daha sığ kazmalılardı mezarımı, diye geçiriyor içinden. Üşüme tutuyor birden. Tir tir titriyor. Kafasını kaldırıyor zorla, kemikleri tutulmuş. Bacaklarını indiriyor yataktan, doğrulmaya, ayağa kalkmaya çalışıyor... Hayır, çok acı verici... Ne zamandır bu halde? Dizleri ve dirsekleriyle sürünmek en iyisi. Bunlar hep çürümeden... Belini hafifçe kaldırarak, pencereye doğru... Pencerenin mermerine tutunarak yükseliyor, canı yanıyor, yüzünden ve ıkınmalarından belli, parmakları onu ancak çekebilecek kadar güce sahip. Nefes nefese kaldı. Dışarıya baktığında karın yağmakta olduğunu görüyor. Caddede biriken kar insanların yürümesi, arabaların egzozları ve tekerlekleri yüzünden çamurlaşmış, beyaz değil. Bu şehirde hiçbir şey beyaz değil zaten. Yeryüzü beton. Gökyüzü pus. Camı kapatıyor.
O gün yaşadığı acıdan sonra günde bir saat hareket etmeye karar verdi. Başlarda çok zor geliyordu fakat toparlandı ve şimdi vücudu biraz daha enerjik. Camın ardından gelen gürültüleri duyuyor, cadde canlanmış. Camı açınca karların erimiş olduğunu fark ediyor, insanlar şortlu ve tişörtleri kısa kollu. Hafif bir trombon melodisi duyuyor tam camının altında. Tiz bir melodiyle başlıyor müzik. Sonra orta, pes, pes, tiz, orta, tiz, tiz, orta, pes diye gidiyor. Melodinin ritmine uygun olarak ayağını oynattığını fark ediyor. Hoşuna gidiyor bu. Yüz kaslarının seyirdiğini hissediyor. 'La mer ça ne s'invente pas et nous on crève à rester là' diyerek şarkıya giriyor adam. Yavaş başlayan müzik biraz sonra iyice hareketleniyor. Kalçasını oynatıyor, belini, omuzlarını, kollarını... Ayakları adımlar atıyor olduğu alanda. Sağ, sol, sol, sağ, dön. O dönerken, dön, diyor adam da. Dönüyor. Dön, diyor, dön Ginette, dön. Dönüyor. Çevre bilincini yitiriyor, oda gözüne görünmüyor artık. Ginette tavernada vals yapıyor, diyor. Kahkaha atıyor. Yıllarca gülmemiş gibi. Hadi, diyor. Dönüyor. Yavaşlıyor biraz sonra şarkı. O da yavaşlıyor aynı şekilde. Gülümsemesi de siliniyor aynı yavaşlıkla. Yavaşlıyor şarkı. Oda görüş alanına tekrar girmeye başlıyor, artık yüzünde sadece gülümsemenin izi kaldı. Adam şarkının girişindeki cümleyi tekrarlıyor. Olduğu yerde duruyor artık. 'Et c'est tout' diyor. Şarkı bitti.
Aynanın karşısına geçiyor, saçını başını düzeltiyor. Gözlerinden iki damla yaş akıyor. Hayatının bu bölümü için döktüğü son gözyaşları. Odadan çıkıyor, mutfağa gidiyor ve musluğu açıyor. Tabaklar çanaklar birbirine çarpıyor, birbirine sürtünüyor. Telefonunu eline alıyor ve insanları arıyor, onlara mesajlar atmaya başlıyor.
Hayat devam ediyor.
Comments
Post a Comment