RUTİN
Çiftlik evindeki yatak odasında uyandı, uzunca bir süre yatağından çıkmadı. Hiçbir şey düşünmüyor, sadece tavanı izliyordu. En yakındaki ev kilometrelerce uzaktaydı ve günlerdir, belki de yıllardır, kimseyle konuşmamıştı. Kendisiyle yaptığı sohbetleri saymazsak tabi.
Neden sonra çıktı yatağından; çıplak ayaklarını parkelerde gezdirdi önce, sonra ayaklarıyla perküsyon çalıyormuşçasına vurdu zemine, çıkan müziği beğenmedi. Terliklerini ve robdöşambrını giydi, ahıra gitti. Hayvanlara yem verdi, ineğin başını okşadı. Acaba sizlere isim vermeli miydim, dedi ineğin boş bakışları eşliğinde. "He, ne dersin?" Bir süre hayvanın gözlerinin içine baktı, sonra tekrar ahıra çevirdi kafasını. "Yok. Bir şeye isim verdiğin zaman ondan ayrılmak zorlaşıyor. Günün birinde elbet ayrılacağız, birbirimizi üzmeye gerek yok." Hayvanın başını tekrar okşadıktan sonra ahırdan çıktı. Eve girecekken ayaklarına baktı ve terliklerini çıkarmamış olduğunu gördü. "Onca yolu bunlarla mı gittim ben?" Önce ahıra, sonra evin kapısına baktı. Arada mesafeyi ölçmeye çalışıyor gibiydi. Çamurlu yola çevirdi kafasını, sonra terliğindeki tezek kalıntılarını gördü. Omuzlarını silkti, "Neyse."
Kahvaltı sofrasını hazırlamaya başladı. Masaya üç tane tabak koydu, kişi başı ikişer ekmekten, altı tane ekmek kızarttı. Peynirini, zeytinini, salamını, sosisini de yerli yerine güzelce yerleştirdi. Omlet de yapmak lazım, diye geçirdi içinden. Her şeyi hazırladığından, her şeyin mükemmel bir şekilde hazırlandığından, emin olduktan sonra masanın baş köşesine oturdu. Bir süre boyunca hiçbir şey yapmadan sadece tabakları izledi. Sonra tabağını doldurdu, başını kaldırdığında karısını ve oğlunu gördü. Afiyet olsun, dediler hep bir ağızdan. Çocuk; kızıl saçlı, çilli, güler yüzlüydü. Ön dişleri yamuktu ama ona ayrı bir tatlılık katıyorlardı, sanki hiçbir şey moralini bozamaz gibiydi. Anne; geniş omuzlu, yüz çizgileri derinleşmiş, elmacık kemikleri belirgin bir kadındı. Yüzü değil ama gözlerinin içi gülüyordu. Kumral rengi saçlarını topuz yapmış, bir tutam saçını ise önden serbest bırakmıştı. Uzandı, karısının alnından sarkıp sağ gözünün hizasından aşağı inen o bir tutamı alıp kibarca kulağının arkasına yerleştirdi, uzun uzun yanağını okşadı.
Tabağındakileri yemeye başladığında diğerleri gitmişti. Ağzındaki lokmayı unuttu, ailesinin olması gereken boş sandalyelere baktı bir süre, sonra lokmasını çiğnemeye başladı, yavaşça.
Kahvaltı masasını topladı, ailesinin yemediklerini ayırdı. Buzdolabının iki rafı hariç, diğer bütün raflar bu tarz yemek artıklarıyla doluydu. O tabaklara baktı bir süre, ama yine, hiçbir şey düşünmüyordu. Aslında uzun zamandır hiçbir şey düşünmüyordu. Evden çıktı, çeşmeye gidip hortumu aldı ve çiçeklerini sulamaya başladı. Çiçeklerini sularken bazı açılardan baktığında gökkuşağı görebildiğini fark etti, nedense bu onu çok mutlu etmişti. Sesli bir şekilde gülüyordu, sonra saçmaladığını düşünüp çevresine bakındı acaba kimse onun bu delirmiş halini gördü mü diye. Oraya en yakın ev kilometrelerce uzaktaydı. Önce kimse görmediği için sevindi, sonra bu saçma anı kimseyle paylaşamadığı için üzüldü. Ama omuzlarını silkip işine devam etti.
Çiçekleri sulamaya devam ederken kulağına gülüşmeler, mırıltılar, tekrarlanan belli isimler gelmeye başladı. İki çocuk çiçeklerin arasında koşuyor, iki erkek iki kadın ayrı ayrı muhabbet ediyor, bir kadın 'Çocuklar dikkatli olun, çiçeklere zarar vereceksiniz.' diye bağırıyordu. Mangalda pişen etin çıkardığı o cos sesi geldi kulaklarına, dün akşamki maçla ilgili sohbet eden iki adamın sesi...
Çevresine bakındı, kimseyi görmedi. Bütün sesler kesildi, çocuklar gülüşmeye devam etti. Sonra gülüşmeler de teke düştü. Aynı ses, aynı tonda gülmeye devam etti. Rüzgar esti, çiçekler dans etti, çocuk gülmeye devam etti. Dizlerinin üstüne çöktü, gözlerinden iki damla yaş aktı, ses kesildi.
Ayağa kalktı, hortumu yere attı, evine yöneldi. Odasına çıkan merdivenleri üçer beşer çıktı. Şifonyerin önüne geldiğinde nefes nefeseydi, aynadaki aksine baktığında korktu. Tanrım, ne kadar da yaşlanmıştı. Kırışıklık mıydı onlar? Simsiyah olan saçları ne ara beyazlamıştı? Avurtları ne zaman çökmüş, vücudu ne zaman tamamen iskelet halini almıştı?
Gözü şifonyerin üstündeki fotoğraflara ilişince her şeyi unuttu. Önce annesi ve babasıyla çektirdiği fotoğrafı gördü. O bin yıllık fotoğrafı... Sahi ne zaman çekilmişlerdi bunu? Ne kadar denediyse de hatırlayamadı. Dört tekerlekli bisikletine binmiş gülüyordu, babasının bir eli direksiyonda diğer eli seledeydi. Annesi ise onların iki adım uzağında kocasını yavaş olması konusunda uyarıyordu. Annesinin, yavaş ol düşecek, diye bağırışları kulağında çınladı. Zamana, doğaya yenik düşmüş iki vücut, yan yana gömülmüş mezarlar... Babasıyla konuşmalarını özledi, annesine sarılmayı... "Ne zaman öldüklerini bile hatırlayamazken bu hisleri hatırlamak çok saçma... Seslerini bile hatırlayamazken..."
Fotoğrafı aldı yere geri bıraktı. Yanındaki bir diğer fotoğrafa baktı. Gencecik bir adam ve bir kadın düğün elbiseleri içerisinde mutluluktan mest olmuş bir şekilde poz veriyordu. "Bu gülücüklerin arkasında ne kavgalar yaşanmıştı ama..." dedi gülerek. İlk aldıkları gelinliğin yırtıldığını, ikincisini almaya gittiklerinde karısının diğer gelin adaylarıyla ettiği saç saça baş başa kavgaları hatırladı. Fotoğrafçıya yetişmek için acele ederlerken ayağının su birikintisine girişini, trafiği, telaşı... "Acaba o günden sonra kaç defa ağzımız yırtılırcasına güldük?" diye düşündü. Borçlar, kıskançlıklar, kavgalar, çocuklarının hastalığı... Çocukları... Ollie...
Oğlunun ismini sayıkladıktan sonra gözü şifonyerdeki son fotoğrafa takıldı. Koca dolabın üstündeki o koca alanda tepi topu üç fotoğraf vardı. Geçmişini gösteren, yaşanmışlıklarını anlatan başka hiçbir şey yoktu. Belki de koca bir ömrün mutluluk içeren tek anılarıydı bunlar. Fotoğrafa baktı, ağzı kulaklarına varana kadar gülümseyen o çilli kızıl saçlı çocuğu gördü. Onu görür görmez kendisi de gülmeye başladı, yatağına uzandı, fotoğrafı iyice ışık görsün diye havaya kaldırdı.
Ah, Ollie...
Tam da lösemi teşhisi konmadan üç dört gün önce çekilmişti bu fotoğraf. Oğlunun kahkahaları çınladı kulağında. Oğlunu ne zaman düşünse kahkahalarla var olurdu hep zihninde. O lösemiden öldükten sonra karısının depresyona girişini, en sonunda dayanamayıp intihar edişini hatırladı. Evin zemininde kanlar içinde yatan Michel geldi gözlerinin önünde. O görüntüye dayanamadı, fotoğrafları alıp evden koşarak çıktı. Merdivenlerden inerken az daha ayak bileğini kırıyordu.
Evin sundurmasına gelince ellerini dizlerine koydu, nefes nefeseydi. Sallanan sandalyesini alıp çiçeklerinin olduğu yere gitti. Hava kararmak üzereydi. Işıklandırmayı açtı, sandalyesine oturdu, kucağındaki fotoğraflara tek tek, uzun uzun baktı.
Ne kadar süre geçirdiğini kendisi de bilmiyordu ama kafasını kaldırdığında gökyüzü yıldız kaynıyordu. "Şu hangi takımyıldızıydı?" dedi bir ses, o yöne döndüğünde oğlunu gördü. Yorulmuş bir şekilde güldü Ollie'ye, sonra belinden tutup kucağına aldı.
"Hangisi?"
"Şu, bak."
"Küçükayı." dedi bir süre düşündükten sonra.
"Şu?"
"Andromeda."
"Hmm... Peki şu?"
"Hangisi?"
"Şu işte, en parlak olanı!"
"O kutup yıldızı."
"Ben de bir gün yıldızlara gideceğim."
"Kafanda belirli bir yıldız var mı?"
"Var."
"Öğrenebilir miyim?"
"Bilmem." dedi çocuk hınzırca ve kikirdemeye başladı.
"İlla gıdıklamam mı lazım?"
O çocuklara has iç ısıtan kahkaha doldurdu bütün çiftliği. "Hayır, baba, dur! Anne, yardım et!" diye bağırıyordu, bir yandan gülerek. "Grrr... Kimse kurtaramaz seni. Grr..."
"Babam kötü kurda dönüştü!"
Nihayet durduğunda Ollie önce nefes nefese kaldı ama gülmesi kesilmedi, biraz dinlendikten hemen sonra babasının üstüne atladı.
"Şimdi sıra bende!"
"Hayır, babalar gıdıklanmaz."
En sonunda ikisi de yorgunluktan bitap düşüp sandalyeye sindiler. "Sirius." dedi Ollie birden, "Sirius'a gideceğim." Yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle baktı oğluna. Sonra yanağında hafif bir dokunuş, nazik bir buse hissetti. Michel, yüzünde bir gülücükle sağ tarafında durmuş, onları izliyordu. Birbirleriyle konuşmadılar, sadece elini uzattı. Ollie annesinin elini tuttu ve gittiler. Onların gidişini izledi uzun bir süre, onlar yok olduğunda bile bıraktıkları boşluğu izledi saatlerce. Kafasını tekrar yıldızlara çevirdi. Sirius görünüyor mudur acaba, diye düşündü. Cırcır böceklerinin sesleri eşlik ederken, o gökyüzünde Sirius'u arıyordu.
Ayağa kalktı, sandalyeyi aldığı yere geri koymayı düşündü ama omuzlarını silkti, vazgeçti. Odasına çıktı, yatağına uzandı, fotoğraflar kucağında duruyordu. Hepsine birer kez daha göz gezdirdi, o fotoğraflarda yer almış herkesi uzun uzun öptü. "Tatlı rüyalar oğlum." dedi bir kadın sesi. Bir adam kapı eşiğinde dikilmiş gülerek içeridekilere bakıyordu. Alnından öpüldüğünü hissetti. Kadın, eşinin yanına gitti, eşikten son bir kez daha içeri baktılar ve ışığı söndürüp gittiler.
Sabah olduğunda uyanmadı. Ondan sonraki sabah da uyanmadı, ondan sonraki haftalarda da... Aylar geçti, cesedi çürümeye başladı, kurtlandı ama bir daha hiç uyanmadı. Çürümüş etinin kokusunu alıp yetkililere haber verecek kimsesi yoktu. Birkaç gün sonra telefonla arayıp ulaşamayınca ortalığı velveleye verecek kimsesi de yoktu. Ona mezar yapacak, onu gömecek, mezarına çiçek koyacak kimsesi de yoktu.
Yalnızlığın böylesi...
Comments
Post a Comment