RAPUNZEL


Doktor Bey birazdan sizi görmeye gelecek.

İkişer gün arayla kapıma gelen kadın hep aynı cümleyi söyler, iki gün sonraki bir diğer ziyaretine kadar da bir daha ortalıklarda gözükmezdi. Cadı beni yıllar önce bu kuleye kilitlemişti, hep tek olduğumu sanırdım. Hatta kuleye çıkmak isteyenler saçımı aşağıya uzatmamı isterler ki tırmanabilsinler. Doktor kim tanımıyorum; bana iki günde bir aynı uyarıyı yapan beyaz önlüklü, kumral saçlı, burnun sol yanında küçük bir et benine sahip kadını da tanımıyorum. Ama dürüst olmam gerekirse böyle ziyaretlerden sonra yaşamımdan birkaç günün hafızamdan silindiğini hissediyorum.

Annemi iki gün öncesine kadar saçındaki tellerin, yüzündeki çillerin sayısıyla hatırlardım; ancak şimdi gözlerimin önüne sadece bulanık bir yüz geliyor. Şimdi görünüşünde emin olduğum tek şey saçlarının sarı oluşu... Çilleri var mıydı? Evet, demin çillerinin sayısını bildiğimi söyledim ama... Acaba yüzünde hiçbir zaman çil olmamış mıydı?

Ah, başım ağrıyor. Kulemin tek camından dışarı izliyorum. Hava puslu, güneş batmak üzere, yakın bir yerden atların seslerini işitiyorum. Güneşi seyrederken Doktor Bey diye seslenilen beyaz önlüklü, boynunda bir ucunda büyükçe demir bulunan ve diğer ucunu kulaklarına taktığı bir alet taşıyan, iri yapılı, kahverengi gözlere sahip, yüzü yaşlılıktan buruşmuş adamın geldiğini duymamıştım.

"Madame..."

Arkamda gelen ani ses beni korkutmuştu. Korktuğumu görünce hızlıca yanıma geldi ve elimden tuttu. Beni yatağıma oturttu, kendisi de bir sandalye alıp tam karşıma geçti.

"Korkacak bir şey yok madame. Ben sizin iyiliğiniz için buradayım."

Elindeki aletle gözüme ışık tutuyor, hızlı hızlı gözüme doğrultup çekiyordu.

"Bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz?"
"Her zamanki gibi... Sıkılmış, bunalmış..."
"Bunu duyduğuma çok üzüldüm. Neden televizyon izlemiyorsunuz?"

Bu kelimeyi duyduğumda çok şaşırdım. Hiç duymadığım bir şeydi.

"Televisyon mu?"
"Televizyon." 

Tane tane söylemişti bu sefer. Hala anlamadığımı görünce bunca zaman kapıda durup bizi izleyen kumral saçlı kadına döndü. Kafasını sağa sola salladı, sonra bakışlarını tekrar bana çevirdi.

"Bana anlatmak istediğiniz bir şey var mı?"
"Ne gibi?"
"Mesela kabus görüyor musunuz? Ya da kimsenin görmediği ama sizin görebildiğiniz insanlar, eşyalar, bir takım şeyler oluyor mu?"

Aklıma cadı geldi birdenbire. Ama onu herkes görebiliyordu, bu yüzden ondan bahsetmeyi beyhude buldum.

"Hayır, olmuyor. Kabuslara gelince, uzun zamandır rüya görmüyorum."

Son cevabımdan tatmin olmuş gibiydi. Ayağa kalktı, güler yüzle elimi sıktı ve yanağımı okşadı. Giderken "Au revoir, madame." dedi. Konuştuğu dilin tek kelimesini anlamıyordum, tonlaması ise oldukça kötüydü. Bu kelimeleri kimden öğrendi bilmiyorum fakat yeterince iyi öğrenememiş. Çok eğreti duruyor.



Uyandığımda annemin saçlarının sarı olup olmadığından emin değildim. Dün oldukça kesindim, bugün hatırlamakta neden bu kadar zorlandığımı bilemiyorum. Cadı uzun zamandır ziyaretime gelmiyor. Acaba yine nerede, ne şeytanlık peşinde koşuyor.

Yine hapsolduğum zindanın tek camından dışarıyı seyrederek geçirdim günümü. Bugün havada tek bir bulut yok, gökyüzü masmavi, Güneş kocaman. Saat öğlen olmalı... Çok uyumuşum bugün.

Odamın içinde rafları olan büyükçe bir dolap fark ettim. Raflarda kalın kalın kağıt parçaları ve üstlerinde ise bir takım yazılar vardı, okuyamadım. Kendimi ne kadar zorladımsa da okuyamadım. Ancak bir tanesinin üstünde yedi cücenin arasında dikilmiş bir kadın bulunuyordu. Bir diğerinde kırmızı başlıklı küçük bir kız ve ağaçların içinden onu izleyen kurt, diğerinde tahtadan yapılma bir çocuk, bir diğerinde ise genç bir adam ve bir kız uçan halının üstünde birbirlerine bakıp gülümsüyorlardı.

Daha fazla incelemeden onlara sırtımı döndüm. Dün gelen adamın söyledikleri beynimde yankılanmaya devam etti... "Kimsenin görmediği ama sizin görebildiğiniz... Şeyler... İnsanlar... Kimsenin görmediği... Televizyon izlemeyi denediniz mi?.. Hayır, te-le-viz-yon..." Kendimi iyi hissetmiyordum, kalbim ağzımda atıyor, midem bulanıyordu. "Rapunzel, Rapunzel uzat bana altın sarısı saçlarını" tanımadığım bir ses gölgelerin içinden bağrıyordu... Kulenin dışından geliyor olmalıydı bu ses. Pencereye gitmeye çalıştım, her yer bulanıklaşmıştı, garip garip siluetler gözlerimin önünden geçip duruyordu. Dışarı baktığımda güneş yoktu. Ne ara batmış ve yerini Ay'a bırakmıştı? 

Sesler kulenin dibinden gelmeye başladı. "Rapunzel, Rapunzel uzat bana altın sarısı saçlarını." Peşinden de şeytani bir kahkaha. Konuşmaya çalıştım ama konuşamadım. Pencereden uzaklaşmam gerekiyordu, arkama döndüm, odamın ortasına gittim. "Rapunzel..." Diğerlerinden farklı bir ses konuşmuştu. Tanıdığım ama bana bir o kadar da yabancı bir ses.

"Neden kendine eziyet ediyorsun Rapunzel?"

Konuşanın yüzünü göremiyordum, bulanıktı. Yüzünde çil mi vardı onun, yoksa yok muydu? Saçları sarı mı, beyaz mı, yoksa siyah mı? Tanrım neler oluyor.

"Rapunzel..."

Üstünde bembeyaz bir elbisesi vardı, bunu çok net görebiliyordum. Ama kim olduğunu bilmiyordum, bir yandan da biliyor gibiydim. Ah, başım ağrıyor. Gözlerimi sıkı sıkı kapattım, açtığımda her şeyin düzeleceğini umuyordum. Gözlerimi açtığımda hemen burnumun dibindeydi. Yüzünü hala net göremiyordum. Yavaşça benden uzaklaştı,

"Neden Rapunzel?"

Dedi. Bunu çok soğuk bir şekilde söylemişti, ürperdiğimi hissettim. Birdenbire bembeyaz elbisesi yer yer kırmızılaşmaya başladı. Karşımda gördüğüm siluet acı çekiyor gibiydi. Önce dizlerinin üstüne düştü, sonra düz bir şekilde yere uzandı. Sol elini kaldırıp bana doğru yaklaştı, korkuyordum. Sol ayak bileğimden yakaladı, sıktı, canım acıyordu. Gözlerim kararmaya başladı.



Doktor Bey birazdan sizi görmeye gelecek.

Sesi duyduğumda açtım gözlerimi. Yerde uzanıyordum, neler olduğunu hatırlamaya çalıştım. Kesik görüntüler, garip sesler hatırlayabildim sadece. Ah, başım çatlıyor. Neler oldu?

Kulenin penceresine gitmek üzere ayağa kalktım ancak ellerimin titrediğini, korktuğumu fark ettim. Bu korkuya anlam veremiyordum. Dışarıda beni bu kadar korkutan ne olabilirdi ki? Pencereye geldiğimde kulenin dibine bakmaya çalıştım, yapamadım. Vücuduma söz geçiremiyordum. Bir elim pencerenin pervazında beş adım uzakta duruyordum. Güneş'i gördüm. Sonra yerini nasıl Ay'a bıraktığını hatırladım.

Bu anı beni huzursuz etmeye başladı.

"Madame."

Çığlık atarak arkama döndüm. Gelenin doktor olduğunu görünce biraz rahatladım. Elimden tuttu ve beni yatağıma oturttu, kendisi de bir sandalye alıp hemen karşıma geçti. Garip bir his beynimde canlanmaya başladı. Déja vue mü diyorlardı buna? Bu kelimeyi nereden biliyorum?

"Beni her gördüğünüzde korkuyorsunuz. Lütfen, korkacak hiçbir şey yok. Ben size yardım etmek için buradayım."
"Yok, sizden korkmuyorum. Sadece bir an boş bulundum, kusuruma bakmayın."
"Merak etmeyin, madame. Ortada bir kusur yok." Gülerek elimi sıktı. "Bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz?"

Nasıl cevap vereceğimi bilemedim. "Oldukça iyiyim teşekkürler. Hava güzel, Güneş güzel ve ben kendimi oldukça huzurlu hissediyorum." dedim, yalan söylemiştim. Kulenin penceresine bir bakış attım ve dün duyduğum kahkahayı işittim.

"İyi olmanıza sevindim." Doktor denilen adamın sesi beni kendime getirdi. "Bir sonraki görüşmemize kadar hoşçakalın."

Yalnız kaldığımda bir süre kıpırdamadan oturdum. Sonra aklıma bir şey gelmiş gibi hissettim ve pijamamın sol paçasını yukarı çektim. Sol ayak bileğimde dört parmaklık bir iz vardı. Dokunduğumda acıyordu. Elin sahibini hatırlamaya çalıştım, hiçbir şey canlanmadı gözlerimin önünde. Gözlerimi açtığımda dökülen yaşlarımı fark ettim. Neden ağlıyorum ki?



"Hiçbir şey yemiyor. Her gün bizi gördüğü halde sanki ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi davranıyor."
"Umutsuz vaka desene. Of, bu kötü oldu. Düzeliyor gibiydi... Bize söylemediği bir şeyler olmalı."
"Nesi var ki onun?"
"Şizofreni. Kendisini bir cadı tarafından büyükçe bir kuleye hapsedilmiş uzun saçlı bir kız sanıyor."
"Rapunzel ismi oradan geliyor demek. Peki neden kaybetmiş aklını?"
"Çok küçükken komşusunun bahçesine girip meyve, sebze çalarmış. Bir gün komşusu onu yakalamış, eve hapsetmiş, uzun günler boyunca aç bırakıp işkence etmiş. Saçlarını kesmiş. Kafa derisinde sayısız yara var. Zaten psikolojisi yeni oluşmaya başlayan bir çocukcağız, bu işkenceler karşısında aklını iyice yitirmiş. Bir gün bir yolunu bulup hapsolduğu yerden kaçmış, kaçarken de kadını öldürmüş."
"Aman Tanrım..."
"Eve döndüğünde bir deri bir kemikmiş, üstü başı kan revan içindeymiş. Bir süre sonra annesiyle babasının kötü cadı tarafından gönderilen iblisler olduğunu söyleyip onları da öldürmüş. Annesinin kucağına oturmuş ninniler söylerken bulmuş onu polisler."

Uykumda hemen kapımın önünde iki kalın ses konuşuyordu. Beni izliyorlar gibiydi. "Rüyaları hiç sevmiyorum." deyip uyumaya devam ettim.



Uyandığımda gece miydi, sabah mıydı bilemiyordum. Güneş vardı ama ben karanlıktaydım. Nasıl olabilirdi ki böyle bir şey? Odamın içinde volta atmaya başladım. Birden bacaklarım tutmaz oldu, düşmemek için en yakınımdaki sandalyeye attım kendimi. Bacaklarımı hissetmiyordum, ellerimle kaldırıp düzelttim. Neler oluyordu bana? 

Bir süre sonra başım da dönmeye başladı. Gözlerim etrafı bulanık görüyor, kulaklarımda garip sesler uğulduyordu. "Rapunzel." Ürkütücü bir sesti bu. Çığlık atan küçük bir kızın sesini duydum. Birinin bana tokatlar attığını hissettim. Korkuyordum ama korkan ben değilmişim gibiydi.

Bir yerden ninni sesi geliyordu. Kulemin penceresinden kanlar aktığını gördüm. "Kurtulmak istemez misin?" dedi ürkütücü ses. Bacaklarımı tekrar hissetmeye başladım. Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdüm ama yürüyor gibi değil de biri arkamdan beni itiyor gibiydi. "Hadi kurtar kendini." Ürkütücü sesi ne zaman duysam kendimi başka bir yerde buluyordum. Bir zindanda, zincirlenmiş bir haldeydim. Yüzünü göremediğim birisi bana türlü işkenceler yapıyor, dövdükçe dövüyordu.

Boğazımı yırtarcasına çığlık attım.



"Durumu artık iyice kötü oldu."
"Duydum, sabah neler yapmış öyle."
"Kendini az daha aşağıya atıyordu."

Gözlerimi açtığımda hala bulanık görüyordum. Geçen gün gördüğüm rüyada konuşan iki kalın ses bu sefer hemen yanımdaydı. Beni bir yatağa yatırmış, sürüklüyorlardı. Beyaz fayanslı bir salondan geçiyorduk, tavandaki ışıklar da beyazdı, üstlerindeki önlükler de... Bu kadar beyazlık midemi bulandırmıştı. 

"Vücudunda kesikler açmış. Diğer odalardaki hastaların söylediğine göre kendi kendine konuşuyor, hiç uyumuyormuş. Onu bu kadar başıboş bıraktığımız için hata bizde."
"Ona hep yumuşak davrandın."
"Ne yapabilirim Albert? Neler yaşadığını anlatmadım mı sana? Bu biçare ruhun burada düzelebileceğini, sağlıklı ve normal bir hayat sürebileceğini düşündüm hep."
"Güzel düşünceler ama işler bambaşka bir güzergaha saptı. Nereye gittiğimizi biliyorsun."

Diğer doktorun yüzündeki mutsuzluğu hayal meyal fark ettim. Kulemde olmadığım kesindi. Cadı beni oradan aldırmış, başka yere götürtüyor olmalı. Ya da bu bir rüya. O zaman susun da uykuma devam edeyim. Bunu sesli söylemeye çalıştım ama başaramadım.

"Asma yüzünü. Lobotomi'de başarı oranı ilk zamanlara göre oldukça yüksek."
"Ancak yapılan tek bir hata onun beynini kızartır."
"Lobotomi zaten beynin kızarması demek Michel."
"Başarısız olup sebzeye dönüşmesini istemeyiz."
"E, tabi... O kötü olurdu. Parmaklarımızı çapraz yapalım olur mu?"

Albert diye seslenilen adamın güldüğünü fark ettim. Lobotomi ne acaba? Nereye gidiyoruz ki? Çok garip bir rüya. Hareket edemiyorum, konuşamıyorum. Ben düşüncelere boğulmuşken birdenbire o ses tekrar kulağımda çınlamaya başlıyor.

"Rapunzel. Rapunzel! Altın sarısı saçlarını uzatsana bana!" 

Peşinden de şeytani bir kahkaha geliyor.


Comments

Popular Posts