BİNALAR VE İNSANLAR
Gördüğü ilk kafeye girdi, en uçta kalan, kalabalıktan en uzak olan masaya oturdu. Kendisinden önce orada oturanın masanın üzerinde bıraktığı sigara küllerini üfleyerek temizledi. Sandalyesini çekti, oturmadan önce göz ucuyla baktı, tam oturacakken vazgeçti, eliyle şöyle bir silkeledi. Sandalyesine kurulduktan sonra telefonunu ve sigara paketini çıkardı, telefonu kapalıydı fakat o bunun farkında değildi.
Bekledi, birisinin gelip “Hoş geldiniz, ne arzu ederdiniz?” demesini bekledi. Sağına soluna, oturduğu bölümün en uç tarafındaki kalabalığa baktı. Kadınlı erkekli grubun gülüşmelerini dinledi, sevgililerin öpüşmelerini izledi. Sigara paketine uzandı, bir dal sigara çıkarttı, dudaklarının arasına yerleştirdi. Yakmadı. Camdan dışarı baktı, duvar boyası dökülmüş binayı izledi. Ondan başka o binayı izleyen kimse yoktu. Kalabalık şehrin, süslü püslü gökdelenlerin, alacalı binaların arasında unutulup gittiğini ve eskimeye yüz tuttuğunu ondan başkası fark etmedi. Yere sürten sandalyenin gıcırtısıyla kendisine geldi. Masasına, tam karşısındaki sandalyeye birisi oturmuş sigara içiyordu.
“Merhaba” dedi, cevap alamadı.
“Nasıl yardımcı olabilirim?” diyerek ikinci kez şansını denedi ama umut yoktu, karşısındaki adam sesin geldiği yöne hiç bakmadı. Hatta yüzünde bir ses duyduğunu gösteren tek bir işaret bile yoktu. Acaba kulakları mı duymuyor, diye düşündü. Ellerini ve kollarını sallayarak, adamın görüş hizasına girerek kendisini göstermeye çalıştı, ancak adam hiçbir tepki vermedi.
Neden sonra bilinmez, adam birden onun gözlerinin içine baktı ve kafasıyla birisini çağırıyormuş gibi bir hareket yaptı. Olanlara anlam veremedi, beni görüyor musun, diye sordu yine ellerini ve kollarını oynatarak. Aniden beyaz gömleğiyle garson çıkageldi ve “Hoş geldiniz, ne arzu ederdiniz?” dedi.
“Oh, sonunda. Bir çay alacağım, bir de bu adam kim bilm…”
“Bir çay alabilir miyim?” dedi davetsiz misafir.
“Ben de ayn…”
“Tabi, hemen getiriyorum.” Garson onu susturmuştu.
Olanlara anlam veremeden beklemeye başladı. Elini, kolunu oynatmaya devam ediyor, adamın tepki vermesi için daha yüksek sesle konuşuyordu. Hiçbir tepki alamadı. İlerideki kalabalığa bağırdı, hiç kimse dönüp bakmadı. Çıldırmak üzereydi, sinirden terlemeye başladı.
“Bana cevap versene muşmula suratlı herif!” diye bağırdı en sonunda dayanamayıp ayağa kalkarak. Karşısındaki yüzü dikkatlice inceledi. Tepesinden seyrekleşmeye başlayan yer yer beyazlamış saçın çevrelediği; ince çizgilerle bezenmiş alna, kahverengi gözlere, siyah ince kaşlara, ince uzun burna, gür bıyığa ve kirli sakala sahip yüzde en ufak bir kımıldama bile görmedi. Sandalyesine çöktü, gururu kırılmıştı. Beyaz gömlekli garson tekrar belirdi ve “Buyurun efendim.” diyerek çayı uzattı. Hani benim çayım, dercesine baktı garsonun gözlerine. Garson parayı alırken, o da yaşadığını ve var olduğunu belirtmek için uğraşıyordu. Masadan kalktı, kafenin ortasında durdu.
“Neden beni görmüyorsunuz?” Boğazını yırtarcasına bağırdı. Kalabalıktaki kahkahalar kesilmedi, sevgililer birbirlerinin dudaklarından ayrılıp sesin geldiği yöne bakmadı, çayını içmekte olan adam camdan dışarı bakmaya devam etti.
Masasına geri döndü, hışımla ayağa kalkarken attığı sigarasını yerden aldı, tekrar dudaklarının arasına yerleştirdi, yakmadı. Adamı izledi, daha sonra onun izlediği yere çevirdi kafasını. Boyaları dökülen binanın yanındaki süslü püslü, gösterişli binayı izlediğini fark etti.
“Bir gün buradan ev alacağım.” Mırıldadı davetsiz misafir. Süslü püslü binaya çevirdi kafasını tekrar, sonra da çirkin olana döndü. “Ben de bir gün buradan ev alacağım.” dedi yüksek sesle.
Karşısındaki adam yine tepki vermedi. Sigarasının dumanını onun yüzüne üfledi, sanki orada kimse yokmuş gibi. Çayını bitirdi ve kalktı.
Kalabalık dağılmaya başladı, sevgililer tekrar buluşmak için saat sayıp birbirlerine sıkıca sarılarak gözlerinde özlemle ayrıldılar, o ise olduğu yerde durdu. Kimse git demedi, kimse kal da demedi. Hava karardı, kafenin ışıkları yandı, kafenin ışıkları söndü, kafe kapandı.
O hala masasındaydı. Beyaz üstüne envaiçeşit renkteki puantiyelerle süslenmiş masayı hafızasına kazıdı. Tahta sandalyede oturmaktan poposu ağrıyordu. Gözlerini dışarıya çevirdi. Boyaları dökülmüş, rutubetlenmiş, kirlenmiş, kedi ve köpeklerin çişleriyle kokuşmuş, evsiz ve şarapçıların barınağı olmuş binaya son bir kez baktı. Kimsenin bakmadığı bu binanın; kimsenin görmek istemediği, varoluşlarını umursamadığı insanlara ev sahipliği yaptığını anladı. Sahiplerinin keşmekeşliğinin, yoksulluğunun, örselenmiş ve çatlaklarla bezenmiş ruhunun bir yansımasıydı bu bina.
Sabahtan beri dudaklarının arasında tuttuğu sigarayı yaktı, derin bir nefes çekti. Ağzından ciğerlerine, ciğerlerinden ağzına yolculuk yapan zehir, kimsesiz binanın kimsesiz gölgesinde yolculuğunu tamamladı.
Bekledi, birisinin gelip “Hoş geldiniz, ne arzu ederdiniz?” demesini bekledi. Sağına soluna, oturduğu bölümün en uç tarafındaki kalabalığa baktı. Kadınlı erkekli grubun gülüşmelerini dinledi, sevgililerin öpüşmelerini izledi. Sigara paketine uzandı, bir dal sigara çıkarttı, dudaklarının arasına yerleştirdi. Yakmadı. Camdan dışarı baktı, duvar boyası dökülmüş binayı izledi. Ondan başka o binayı izleyen kimse yoktu. Kalabalık şehrin, süslü püslü gökdelenlerin, alacalı binaların arasında unutulup gittiğini ve eskimeye yüz tuttuğunu ondan başkası fark etmedi. Yere sürten sandalyenin gıcırtısıyla kendisine geldi. Masasına, tam karşısındaki sandalyeye birisi oturmuş sigara içiyordu.
“Merhaba” dedi, cevap alamadı.
“Nasıl yardımcı olabilirim?” diyerek ikinci kez şansını denedi ama umut yoktu, karşısındaki adam sesin geldiği yöne hiç bakmadı. Hatta yüzünde bir ses duyduğunu gösteren tek bir işaret bile yoktu. Acaba kulakları mı duymuyor, diye düşündü. Ellerini ve kollarını sallayarak, adamın görüş hizasına girerek kendisini göstermeye çalıştı, ancak adam hiçbir tepki vermedi.
Neden sonra bilinmez, adam birden onun gözlerinin içine baktı ve kafasıyla birisini çağırıyormuş gibi bir hareket yaptı. Olanlara anlam veremedi, beni görüyor musun, diye sordu yine ellerini ve kollarını oynatarak. Aniden beyaz gömleğiyle garson çıkageldi ve “Hoş geldiniz, ne arzu ederdiniz?” dedi.
“Oh, sonunda. Bir çay alacağım, bir de bu adam kim bilm…”
“Bir çay alabilir miyim?” dedi davetsiz misafir.
“Ben de ayn…”
“Tabi, hemen getiriyorum.” Garson onu susturmuştu.
Olanlara anlam veremeden beklemeye başladı. Elini, kolunu oynatmaya devam ediyor, adamın tepki vermesi için daha yüksek sesle konuşuyordu. Hiçbir tepki alamadı. İlerideki kalabalığa bağırdı, hiç kimse dönüp bakmadı. Çıldırmak üzereydi, sinirden terlemeye başladı.
“Bana cevap versene muşmula suratlı herif!” diye bağırdı en sonunda dayanamayıp ayağa kalkarak. Karşısındaki yüzü dikkatlice inceledi. Tepesinden seyrekleşmeye başlayan yer yer beyazlamış saçın çevrelediği; ince çizgilerle bezenmiş alna, kahverengi gözlere, siyah ince kaşlara, ince uzun burna, gür bıyığa ve kirli sakala sahip yüzde en ufak bir kımıldama bile görmedi. Sandalyesine çöktü, gururu kırılmıştı. Beyaz gömlekli garson tekrar belirdi ve “Buyurun efendim.” diyerek çayı uzattı. Hani benim çayım, dercesine baktı garsonun gözlerine. Garson parayı alırken, o da yaşadığını ve var olduğunu belirtmek için uğraşıyordu. Masadan kalktı, kafenin ortasında durdu.
“Neden beni görmüyorsunuz?” Boğazını yırtarcasına bağırdı. Kalabalıktaki kahkahalar kesilmedi, sevgililer birbirlerinin dudaklarından ayrılıp sesin geldiği yöne bakmadı, çayını içmekte olan adam camdan dışarı bakmaya devam etti.
Masasına geri döndü, hışımla ayağa kalkarken attığı sigarasını yerden aldı, tekrar dudaklarının arasına yerleştirdi, yakmadı. Adamı izledi, daha sonra onun izlediği yere çevirdi kafasını. Boyaları dökülen binanın yanındaki süslü püslü, gösterişli binayı izlediğini fark etti.
“Bir gün buradan ev alacağım.” Mırıldadı davetsiz misafir. Süslü püslü binaya çevirdi kafasını tekrar, sonra da çirkin olana döndü. “Ben de bir gün buradan ev alacağım.” dedi yüksek sesle.
Karşısındaki adam yine tepki vermedi. Sigarasının dumanını onun yüzüne üfledi, sanki orada kimse yokmuş gibi. Çayını bitirdi ve kalktı.
Kalabalık dağılmaya başladı, sevgililer tekrar buluşmak için saat sayıp birbirlerine sıkıca sarılarak gözlerinde özlemle ayrıldılar, o ise olduğu yerde durdu. Kimse git demedi, kimse kal da demedi. Hava karardı, kafenin ışıkları yandı, kafenin ışıkları söndü, kafe kapandı.
O hala masasındaydı. Beyaz üstüne envaiçeşit renkteki puantiyelerle süslenmiş masayı hafızasına kazıdı. Tahta sandalyede oturmaktan poposu ağrıyordu. Gözlerini dışarıya çevirdi. Boyaları dökülmüş, rutubetlenmiş, kirlenmiş, kedi ve köpeklerin çişleriyle kokuşmuş, evsiz ve şarapçıların barınağı olmuş binaya son bir kez baktı. Kimsenin bakmadığı bu binanın; kimsenin görmek istemediği, varoluşlarını umursamadığı insanlara ev sahipliği yaptığını anladı. Sahiplerinin keşmekeşliğinin, yoksulluğunun, örselenmiş ve çatlaklarla bezenmiş ruhunun bir yansımasıydı bu bina.
Sabahtan beri dudaklarının arasında tuttuğu sigarayı yaktı, derin bir nefes çekti. Ağzından ciğerlerine, ciğerlerinden ağzına yolculuk yapan zehir, kimsesiz binanın kimsesiz gölgesinde yolculuğunu tamamladı.
Comments
Post a Comment