BİR REHBER HİKAYESİ: İKİ KOMİK ADAM TARAFINDAN YAZILAN KOMİK OLMAYAN BÖLÜM

Rehber’in artırılmış gerçeklik konusunda da söyleyecek bir çift sözü vardır. Eğer bir gün, çok paranız olursa ve boşa harcamak için yer ararsanız, der Rehber, artırılmış gerçeklik cihazları sizin için çok iyi bir ölü yatırımdır. Kesinlikle para kaybıdır, özellikle alınıp bir kere kullanılan meyve suyu sıkacakları ile kıyaslandığında. Ancak kesinlikle para kaybetmenin en eğlenceli yoludur.

Altın Kalp birkaç tane artırılmış gerçeklik cihazına sahipti ve bunlardan bir tanesi Arthur Dent tarafından sıklıkla kullanılmaktaydı. Gününün büyük bir kısmını bu cihaza bağlı bir şekilde geçiren Arthur, gerçekten çay ile alakalı, ama gerçekten çayın ne olduğunu bilen bir gezegen bulmayı amaçlıyordu. İşin kötü yanı, Arthur’un sistemdeki gezegenlerin gerçekten var olduklarını ve gittiği her gezegenle evren hakkındaki görüşlerini artırdığını sanmasıydı. İşin daha kötü yanı ise, Arthur’un her yolculuğu için kaşif edasıyla notlar alması ve kendisine Kaptan Kirk olarak seslenmesiydi. İşin en kötü yanı ise Ford’un Arthur’un kayıtlarına erişmesi ve Bunu Evrendeki herkese e-postalamasıydı. Korkunç olan, bundan Arthur’un haberinin olmamasıydı. O sırada Arthur, hep yaptığı gibi yatağında oturmak ve evrene dair derin araştırmaları hakkında düşünmekle meşguldü.

Arthur yatağında oturmuş Altın Kalp’in tavanını izliyordu. Ya da zeminini… “Uzayda olduğumuza göre neresinin yukarı, neresinin aşağı olduğu bilinemez”, dedi kendi kendisine. “Yani sanırım. Bu tezden emin olmadan Ford’a bir şey söylemeyeyim. Çay makinesinin muhabbetinin güzel olduğunu söylediğimden beri benimle dalga geçiyor.”

Arthur ayağa kalktı, gezmeye başladı. Televizyon açmak istedi ancak uzaydaki programların hayranı olduğu pek söylenemezdi. Birkaç dakika volta atıp, bunun işe yaramaz bir şey olduğunu fark edince odasından çıktı. Kapı hoşnut bir “ah” sesiyle açıldı ve teşekkür etti. Arthur çay makinesinin yanında buldu kendisini.

-Bugün ne içmek istersin ahbap?
-Çay… Sanki başka seçenek varmış gibi.

Son söylediği cümleden sonra Arthur’un gözleri kısıldı. “Evet ya, neden başka içecek yok? Canım kahve içmek istiyor.”

-Sen kahve yapmayı bilmiyor musun?
-O nedir?
-İçecek. Kafein. Uyku açıcı. Bağırsak çalıştırıcı.
-Sanırım öyle bir şeylerim var. Yutihgni’nin en nemli ve en yağmurlu bölgelerinde yetişen Ölü Dirilten Tuvaletten Çıkarmayan Çayı’na ne dersin?
-O ne be?
-Daha demin anlattım.

Arthur’un canı sıkıldı. Ani bir dürtüyle çay makinesini ters çevirdi, arkasındaki kabloları kurcaladı.

-Hey ahbap, bu yaptığın şey çoğu gezegende illegal. Hayır, oraya dok…

Çay makinesi birden sessizleştiği, ışığı söndü. Arthur makinenin ön tarafına çevirdi gözlerini.

-Orada mısın?

Bir yandan da klasik bir dünyalı hareketi olan bozulan makineyi vurarak tamir etmeyi uyguluyordu.
-Bir arızayı başka bir arıza çıkararak tamir etmeye çalışmak, işte bütün insanlığın özeti.

-Şimdi zamanı değil Marvin!
-Elbette, ne de olsa henüz hiçbir şeyi mahvetmedin. Şimdilik.

Marvin derin bir iç çekti, yere oturdu ve kendisini kapattı.

-N’apıyorsun sen?

Ford arkasından kapanan kapının teşekkür edişlerini ve rahatlama sesini bastıracak bir tonda söylemişti. Arthur irkildi.

-Kahve içmek istiyorum. Bunun için de makinenin kablolarının yerini değiştirip onu kahve yapmaya programlıyorum.
-Bu kelimeleri nereden öğrendin sen? Ayrıca makinenin atık deposuyla oynuyorsun şu an.
-Nasıl yani?
-İçecek hazırlarken ortaya çıkan artığı nereden atıyor sanıyorsun?

Arthur elini yavaşça kablolardan çekti. Tam o anda makineden mayışık bir ses yükseldi.

-Hayır bebeğim durma.

İkisi de bu anı yaşanmamış kabul etmeyi tercih ettiler.

-Bu koca kafa n’apıyor burada? dedi Ford, Marvin’i göstererek.
-Kendimi kapatmış olsam bile çevremde olan biteni algılayabiliyorum, dedi Marvin. Sandığınız kadar havalı değil. Kesinlikle havalı değil, hatta son derece berbat bir şey, özellikle de varoluşsal problemler yaşarken. Ama bu, elbette sizin umrunuzda değil. Ne zaman oldu ki?
-Peki. Dedi Ford, Arthur’a döndü; Bunu söylemek bana da çok şaşırtıcı geliyor ama yardımına ihtiyacımız var.
-İhtiyacınız?
-Zaphod ve benim. Hem ayrı ayrı, hem de birlikte…
-Nasıl yani?
-Ufak bir şey. Ufak ama muhtemelen hayati. Yani, ucunda hayatlarımızın söz konusu olabileceğini söylüyorum. Hani…
-Evet, hayatinin anlamını biliyorum. Neden her şeyi bana açıklamak zorunda hissediyorsun kendini?
-Dostum, alınma ama iyice çay makinesi sapığına dönüştün. Ve her seferinde içtiğin şeyin çay olmadığına dair tartışmaya girip kaybediyorsun.
-O lanet makine, tartışma üslubunu bilmiyor. Her seferinde konuyu, eski evimdeki tost makinesine getiriyor.
-Arthur, gerçekten buna vaktim yok. Yalnızca tek bir şeye cevap ver. Hiç yorum yapma. Sadece cevap ver. Anladın mı? Sadece cevap ver. Cevaba ait olmayan hiçbir kelime kullanma.
-İşte yine açıklıyorsun. Her zamanki şeyi yapıyorsun. Ben aptal mıyım, benden sadece cevap vermemi istediğini anlamayacak mıyım? Basit bir şey söylüyorsun, yalnızca cevaplamamı istediğin bir soru var ve ben, hiçbir şey demeden bu soruyu cevaplayacağım. Bu ne kadar zor olabilir ki? Altı üstü bir soru. Sor bakalım.

-Bu gerçekten hızlı oldu. Her neyse, acil olarak öğrenmek istediğim şey; hayat, evren ve geri kalan her şey hakkındaki nihai sorunun ne olduğu. Zaphod’un da saçmasapan taşlarla ilgili yardımımıza ihtiyacı varmış ama onu sonraya bırakabiliriz. Benim işim biraz acele.

Arthur şaşkın şaşkın Ford’a baktı. Bir süre ne diyeceğini bilemedi. Kendi etrafında döndü, sabahlığının uçuşmasına izin verdi. Sonra gönülsüz bir kahkaha attı.
-Bu da nereden çıktı şimdi?
-Bir iddiaya girdim.
-İddia?
-Evet, bir iddiaya girdim. Hayat, evren ve geri kalan her şey hakkındaki nihai sorunun ne olduğunu bir hafta içerisinde bulabileceğimi söyledim.
-Pardon, ne yaptın?
-Bir iddiaya girdim. Hayat, evren ve geri kalan her şey hakkındaki nihai sorunun ne olduğunu bir hafta içerisinde bulabileceğimi söyledim.
-Aa, tamam. Ben de gerçekten bunu söylediğini sanmıştım. Peki, bunu nasıl yapacaksın? Onu da söyledin mi?
-Soruyu bulabilecek Arthur Dent isimli bir arkadaşım olduğunu, onun bana yardım edeceğini söyledim.
-Lütfen bana adımı verdiğini söyleme.
-Sanırım az önce tam olarak bunu yaptım.
-Tanrım, Tanrım, TANRIM! BÖYLE BİR ŞEYİ NEDEN YAPTIN? En son başımıza gelenleri unuttun mu? Tanrım, Ford! Sarhoş muydun?
-Zil zurna.
-Ve benden yardım etmemi istiyorsun. Şimdiden peşimize düşmüşlerdir. Hem de yüzlerce farklı ırktan yüzlerce farklı gemi ile bizi bulmaya geliyorlardır. Ne kadar vaktimiz…

Arthur cümlesini tamamlayamadan Altın Kalp’in gelişmiş radar sistemi alarm vermeye başladı.
-UYARI! YAKLAŞMAKTA OLAN SİLAHLI GEMİLER TESPİT EDİLDİ. UYARI!
-Şey, sanırım vaktimiz yok, dedi Ford.

Comments

Popular Posts