SIRADAN BİR GÜN
Sakin adımlarla yürüyordu. Dünya umurunda değilmiş, zaman her canlının kavuşacağı o kara sona doğru müthiş bir hızla ilerlemiyormuş gibi umarsızca... Merdivenleri zeminin soğukluğuna ya da korkuluklardaki demirlerin ürpertici görüntüsü ve demirlerin üstündeki tahtanın korumacılığına aldırmadan çıkmaya başladı. Çıkması gereken üç kat vardı ve her kata ulaştığında orada bulunan insanları seyrediyordu. Katlardaki koltuklara oturmuş uykulu bedenler onu umursamıyordu. Kütüphane kapısının önünde durdu, bekledi, kapıyı inceledi. Tahta kapının üstündeki altın sarısı renklerle yazılmış "kütüphane" yazısına baktı. Sonra kapı açıldı, içeriye girdi. Kapıdan girdiği anda sıcağı, güneşi ve teri dışarıda bırakmış; kütüphanenin klimalarının serinliğinde kendine gelmişti. Gözleri daha da açıktı şimdi.
"N'aber?" dedi birisi. Dönüp baktı; kot eteği ve sarı bluzuyla ona gülümseyen bronz tene sahip kadını gördü. Sarı saçları, açık renk gözleri -hiç gözlerine dikkat etmemişti aslında- ile ona gülümsüyordu. Cevap vermedi, yüzüne herhangi bir ifade de takınmadı, yürümesine devam etti. Arkasından belli belirsiz mırıltılar duydu, küfür olmamasını temenni etti. Dikdörtgen yirmi masanın etrafına kurulmuş altışar sandalyenin de her biri doluydu. Bugün yoğun bir gündü. Sol tarafta yer alan cam diplerindeki sekiz dikdörtgen masa da aynı şekilde doluydu. Öğrenciler, kimi bilgisayarlarında kimi defter-kitaplarının başında, yarı uyuklar bir vaziyette oturuyordu. Sağ tarafta da boydan boya kitap rafları, onların önünde de sekiz on kişilik bir banko ve bilgisayarlar yer alıyordu. Arada sırada, yaklaşık her yarım dakikada bir, bir 'of' sesi işitiliyordu.
O her zamanki gibi bunlara aldırmadan yürüyüşüne devam etti. Bulunduğu katın sonundaki bankoda oturan dört çalışana dikti gözlerini. Hepsi de yorgun gözlerle bilgisayarlarının başında oturmuş yanlarındaki bir kitabı alıp klavyeden birkaç 'tak,tuk' sesi çıkartıyor, sonra aldıkları kitabı öbür yanlarına koyuyor ve sonra aynı şey mesai bitimine dek devam ediyordu. "Ne kadar sıkıcı!" dedi içinden. Sonra kütüphane müdürünün odasından birisi çıktı ve sevecenlikle ona yaklaşmaya başladı. "Sen nerelerdeydin ya, özlettin kendini!" dedi sarılmaya hazırlanarak. Bu rahatsız edici yakınlaşmadan geriye sıçrayarak kurtuldu ve bankonun sağındaki, asma katlara çıkan, merdivenlere doğru meyletti. Arkasından yine mırıldanmalar geldiğini işitti.
Ona bu gereksiz yakınlığı gösteren adam mavi beyaz çizgili gömleği, gömlek cebinden sarkan uzun Marlboro'su ve siyah pantolonuyla kınar bir biçimde hala durduğu yerden izlemekteydi. Ağzını belli belirsiz kıpırdattıktan sonra çıktığı odaya geri döndü. "İnsan önce bir izin ister... Sonra kızıyorlar... Belki ben sevmiyorum böyle laubali hareketler..." diyerek asma kattaki yürüyüşüne devam etti. Bilgisayar masalarının yanından ve kat boyunca dizili olan kitap raflarının önünden geçe geçe ilerliyordu. Raflardan çıkan toz ve küf kokusu onu hafiften sersemletmeye başlamıştı. Demin yanından geçtiği masadan bant sökme sesi geldi. Dönüp bir bakış attı ve kitapların etiketlerini değiştiren insanı gördü, üzerinde durmadı, boş iş, diyerek yürümeye devam etti. Asma katın sonundaki rafların önünde durdu. Kitapların sırtındaki yazıları ve kütüphanecilerin onlara yapıştırdıkları etiketleri okurken yüzünde bir rahatlama ve hafif bir gülümseme oluştu. Bir üst asma kata doğru çıkarken arkasında bıraktığı şeyi düşünerek tekrar gülümsedi. "Size ders olsun." dedi içinden.
Bu katta sadece kitap rafları vardı, ki zaten iki kişinin yan yana yürüyemeyeceği kadar da dardı. Onun üstündeki asma kata da çıktı ama bu da bir önceki katın tıpatıp aynısıydı, değmezdi dolaşmaya. Lakin buradan kütüphane çok şaşalı gözüküyordu ve burada hava daha bir temizdi. Burayı da bitirdikten sonra tekrar aşağı indi, geldiği kata doğru... Zemin kata inmeden önce birinci asma katın karşısında kalan bir başka asma kata yöneldi. Burası birinci asma kata bağlıydı. Birinci katın iki ucunda da pek tabi kitap rafları vardı; baş uçtaki rafların önünde yine dikdörtgen bir masa ve altışar sandalye, kendisinin bulunduğu uçtaki rafların önündeyse bir tarayıcı ve başında kitap tarayan beyaz saçlı ama otuzlarında gösteren bir adam bulunmaktaydı. Adam onu hiç umursamadı, o da adamı.
Onu geçtikten sonra diğer asma kata çıkan kısa merdivenleri tırmandı. Buradan, ya da geldiği yerden, bakıldığında birinci asma kat yamuk bir dörtgen şeklinde kütüphane zemin katının üstünde yükseliyordu. İkinci ve üçüncü asma katlar -iki kişinin yan yana yürümeyeceği kadar dar olanlar- geldiği yerin üstünde kalıyordu. Birinci asma katın yamuk dörtgenliği tam anlamıyla bir yamukluk abidesiydi. Görünüşte dört asma kat vardı; çünkü birbirine birleşik olan birinci asma kat ve karşısındaki asma kat arasında da bir merdiven vardı. Fakat doğal olarak ikinci ve üçüncü katlar gibi bağımsız ve özgür değildi ikisi de. Birbirlerine ihtiyaçları vardı... Ne üzücü... Ama burası da cam kenarındaydı, artı bir puan, dedi.
Şu anda bulunduğu kattan karşısında kalan üç asma katı izliyor, güzel bir yer aslında, diye içinden geçiriyordu. Birinci asma kattaki bilgisayarların başında çalışanlara -hem ders, hem iş olarak- yine büyük bir üzüntüyle baktı. Bilgisayar başındaki birinin yerinden kalktığını, masasındaki kitapları alıp katın başındaki raflara dizdiğini ve yeni kitaplar alıp geri döndüğünü gördü. "Keşke," dedi "katın sonundaki raflara gitseydi de bıraktığım hediyeyi bulsaydı." Güldü. Cam kenarında konuşlanan kattaki öğrenciler, dağınık sandalyeler ilgisini hiç çekmedi. Karnı acıkmaya başlamıştı. Katın sonuna doğru gitti, merdivenleri indi, soluna döndü, demin bıraktığı hediyesine gülerek baktı, aşağı indi açık olan kapıya hızlıca hamle etti ve kütüphaneden çıkarken birisinin "öf, yine kedi sıçmış buraya" dediğini işitti.
Çıktığı merdivenlerden iniyordu şimdi. Üç kat boyunca bir dörtgenin çevresinde döne döne indi ve zemin kata ulaşınca soluna döndü. Koridorun tam ortasındaki kapıyı görünce sağına döndü ve bahçeye çıktı. Temiz oksijeni ciğerlerine çekti. Bahçe de dörtgen şeklindeydi, bu mimarlar başka geometrik şekil bilmezdi sanki. Araziye tepeden bakılacak olursa köşeli ters C şeklinde duran ana bina, C'nin önündeki boşluğa konuşlanmış bahçe ve bahçenin önündeki sağlı sollu iki merdiven, bu iki merdiveni bahçeye bağlayan balkonumsu mermer bir kat ve en dışarıda da bu büyük arazinin bir o kadar küçük demir kapısı görünürdü. Dörtgen bahçe sağdan sola ve yukarıdan aşağıya iki yolla dört eşit parçaya bölünmüştü; yolların kesişim alanındaysa bahçenin tam ortasında yer alan çeşme bulunuyordu. Karşılıklı iki kapı bahçeye çıkartıyordu, bunlardan bir tanesi onun demin çıktığı kapıydı. Yukarıdan aşağıya olan yol ise girişteki sağlı sollu merdivenleri bağlayan balkonumsu mermer alana ve binanın kültür tarihinde çok önemli bir yere sahip ideolojik kavgaların ana vatanı olan ancak bu tarihin yetkililerce unutturulmaya çalışıldığı, talihsiz yeni adıyla anılan en büyük koridora çıkıyordu. Banklarda oturup yemek yemekte olanları fark etti. Dilini dudaklarında gezdirdi. Koşarak yanlarına gitti ve ellerine saldırdı. Hepsi de bu saldırıları ustaca geri püskürtüyordu. Hiçbirinden yemek alamadı. Son çare olarak başlarında bekleyip kaşları yukarı kalkmış, yüzünde hüzünlü bir ifadeyle ellerindeki yemeklere bakma yolunu seçti. Sonunda birisi onun bu çaresiz bakışlarına daha fazla dayanamadı ve elindeki tostun bol etli kısmını koparıp yere koydu.
Büyük bir iştahla yemeğini yedikten sonra ona yemek veren insanın bacaklarına sürtündü, tatlı tatlı miyavladı, sonra çevik bir hamleyle bankın üstüne oradan da insanın kucağına çıktı. Kuyruğunu rahatsız bir şekilde gülümseyen esmer kızın suratına çarpa çarpa patilerini kucağında kımıldattı, yerini kurdu, uzandı ve mırmır ederek uyumaya başladı.
"N'aber?" dedi birisi. Dönüp baktı; kot eteği ve sarı bluzuyla ona gülümseyen bronz tene sahip kadını gördü. Sarı saçları, açık renk gözleri -hiç gözlerine dikkat etmemişti aslında- ile ona gülümsüyordu. Cevap vermedi, yüzüne herhangi bir ifade de takınmadı, yürümesine devam etti. Arkasından belli belirsiz mırıltılar duydu, küfür olmamasını temenni etti. Dikdörtgen yirmi masanın etrafına kurulmuş altışar sandalyenin de her biri doluydu. Bugün yoğun bir gündü. Sol tarafta yer alan cam diplerindeki sekiz dikdörtgen masa da aynı şekilde doluydu. Öğrenciler, kimi bilgisayarlarında kimi defter-kitaplarının başında, yarı uyuklar bir vaziyette oturuyordu. Sağ tarafta da boydan boya kitap rafları, onların önünde de sekiz on kişilik bir banko ve bilgisayarlar yer alıyordu. Arada sırada, yaklaşık her yarım dakikada bir, bir 'of' sesi işitiliyordu.
O her zamanki gibi bunlara aldırmadan yürüyüşüne devam etti. Bulunduğu katın sonundaki bankoda oturan dört çalışana dikti gözlerini. Hepsi de yorgun gözlerle bilgisayarlarının başında oturmuş yanlarındaki bir kitabı alıp klavyeden birkaç 'tak,tuk' sesi çıkartıyor, sonra aldıkları kitabı öbür yanlarına koyuyor ve sonra aynı şey mesai bitimine dek devam ediyordu. "Ne kadar sıkıcı!" dedi içinden. Sonra kütüphane müdürünün odasından birisi çıktı ve sevecenlikle ona yaklaşmaya başladı. "Sen nerelerdeydin ya, özlettin kendini!" dedi sarılmaya hazırlanarak. Bu rahatsız edici yakınlaşmadan geriye sıçrayarak kurtuldu ve bankonun sağındaki, asma katlara çıkan, merdivenlere doğru meyletti. Arkasından yine mırıldanmalar geldiğini işitti.
Ona bu gereksiz yakınlığı gösteren adam mavi beyaz çizgili gömleği, gömlek cebinden sarkan uzun Marlboro'su ve siyah pantolonuyla kınar bir biçimde hala durduğu yerden izlemekteydi. Ağzını belli belirsiz kıpırdattıktan sonra çıktığı odaya geri döndü. "İnsan önce bir izin ister... Sonra kızıyorlar... Belki ben sevmiyorum böyle laubali hareketler..." diyerek asma kattaki yürüyüşüne devam etti. Bilgisayar masalarının yanından ve kat boyunca dizili olan kitap raflarının önünden geçe geçe ilerliyordu. Raflardan çıkan toz ve küf kokusu onu hafiften sersemletmeye başlamıştı. Demin yanından geçtiği masadan bant sökme sesi geldi. Dönüp bir bakış attı ve kitapların etiketlerini değiştiren insanı gördü, üzerinde durmadı, boş iş, diyerek yürümeye devam etti. Asma katın sonundaki rafların önünde durdu. Kitapların sırtındaki yazıları ve kütüphanecilerin onlara yapıştırdıkları etiketleri okurken yüzünde bir rahatlama ve hafif bir gülümseme oluştu. Bir üst asma kata doğru çıkarken arkasında bıraktığı şeyi düşünerek tekrar gülümsedi. "Size ders olsun." dedi içinden.
Bu katta sadece kitap rafları vardı, ki zaten iki kişinin yan yana yürüyemeyeceği kadar da dardı. Onun üstündeki asma kata da çıktı ama bu da bir önceki katın tıpatıp aynısıydı, değmezdi dolaşmaya. Lakin buradan kütüphane çok şaşalı gözüküyordu ve burada hava daha bir temizdi. Burayı da bitirdikten sonra tekrar aşağı indi, geldiği kata doğru... Zemin kata inmeden önce birinci asma katın karşısında kalan bir başka asma kata yöneldi. Burası birinci asma kata bağlıydı. Birinci katın iki ucunda da pek tabi kitap rafları vardı; baş uçtaki rafların önünde yine dikdörtgen bir masa ve altışar sandalye, kendisinin bulunduğu uçtaki rafların önündeyse bir tarayıcı ve başında kitap tarayan beyaz saçlı ama otuzlarında gösteren bir adam bulunmaktaydı. Adam onu hiç umursamadı, o da adamı.
Onu geçtikten sonra diğer asma kata çıkan kısa merdivenleri tırmandı. Buradan, ya da geldiği yerden, bakıldığında birinci asma kat yamuk bir dörtgen şeklinde kütüphane zemin katının üstünde yükseliyordu. İkinci ve üçüncü asma katlar -iki kişinin yan yana yürümeyeceği kadar dar olanlar- geldiği yerin üstünde kalıyordu. Birinci asma katın yamuk dörtgenliği tam anlamıyla bir yamukluk abidesiydi. Görünüşte dört asma kat vardı; çünkü birbirine birleşik olan birinci asma kat ve karşısındaki asma kat arasında da bir merdiven vardı. Fakat doğal olarak ikinci ve üçüncü katlar gibi bağımsız ve özgür değildi ikisi de. Birbirlerine ihtiyaçları vardı... Ne üzücü... Ama burası da cam kenarındaydı, artı bir puan, dedi.
Şu anda bulunduğu kattan karşısında kalan üç asma katı izliyor, güzel bir yer aslında, diye içinden geçiriyordu. Birinci asma kattaki bilgisayarların başında çalışanlara -hem ders, hem iş olarak- yine büyük bir üzüntüyle baktı. Bilgisayar başındaki birinin yerinden kalktığını, masasındaki kitapları alıp katın başındaki raflara dizdiğini ve yeni kitaplar alıp geri döndüğünü gördü. "Keşke," dedi "katın sonundaki raflara gitseydi de bıraktığım hediyeyi bulsaydı." Güldü. Cam kenarında konuşlanan kattaki öğrenciler, dağınık sandalyeler ilgisini hiç çekmedi. Karnı acıkmaya başlamıştı. Katın sonuna doğru gitti, merdivenleri indi, soluna döndü, demin bıraktığı hediyesine gülerek baktı, aşağı indi açık olan kapıya hızlıca hamle etti ve kütüphaneden çıkarken birisinin "öf, yine kedi sıçmış buraya" dediğini işitti.
Çıktığı merdivenlerden iniyordu şimdi. Üç kat boyunca bir dörtgenin çevresinde döne döne indi ve zemin kata ulaşınca soluna döndü. Koridorun tam ortasındaki kapıyı görünce sağına döndü ve bahçeye çıktı. Temiz oksijeni ciğerlerine çekti. Bahçe de dörtgen şeklindeydi, bu mimarlar başka geometrik şekil bilmezdi sanki. Araziye tepeden bakılacak olursa köşeli ters C şeklinde duran ana bina, C'nin önündeki boşluğa konuşlanmış bahçe ve bahçenin önündeki sağlı sollu iki merdiven, bu iki merdiveni bahçeye bağlayan balkonumsu mermer bir kat ve en dışarıda da bu büyük arazinin bir o kadar küçük demir kapısı görünürdü. Dörtgen bahçe sağdan sola ve yukarıdan aşağıya iki yolla dört eşit parçaya bölünmüştü; yolların kesişim alanındaysa bahçenin tam ortasında yer alan çeşme bulunuyordu. Karşılıklı iki kapı bahçeye çıkartıyordu, bunlardan bir tanesi onun demin çıktığı kapıydı. Yukarıdan aşağıya olan yol ise girişteki sağlı sollu merdivenleri bağlayan balkonumsu mermer alana ve binanın kültür tarihinde çok önemli bir yere sahip ideolojik kavgaların ana vatanı olan ancak bu tarihin yetkililerce unutturulmaya çalışıldığı, talihsiz yeni adıyla anılan en büyük koridora çıkıyordu. Banklarda oturup yemek yemekte olanları fark etti. Dilini dudaklarında gezdirdi. Koşarak yanlarına gitti ve ellerine saldırdı. Hepsi de bu saldırıları ustaca geri püskürtüyordu. Hiçbirinden yemek alamadı. Son çare olarak başlarında bekleyip kaşları yukarı kalkmış, yüzünde hüzünlü bir ifadeyle ellerindeki yemeklere bakma yolunu seçti. Sonunda birisi onun bu çaresiz bakışlarına daha fazla dayanamadı ve elindeki tostun bol etli kısmını koparıp yere koydu.
Büyük bir iştahla yemeğini yedikten sonra ona yemek veren insanın bacaklarına sürtündü, tatlı tatlı miyavladı, sonra çevik bir hamleyle bankın üstüne oradan da insanın kucağına çıktı. Kuyruğunu rahatsız bir şekilde gülümseyen esmer kızın suratına çarpa çarpa patilerini kucağında kımıldattı, yerini kurdu, uzandı ve mırmır ederek uyumaya başladı.
Comments
Post a Comment