BİR KIŞ GECESİ RÜYASI

Klişeler iyidir; insana güven verir, ‘korkacak hiçbir şey yok, hepsi bildiğin ve tanıdığın şeyler, gel ben senin eski dostunum’ der. Her şey İtalya’nın uykuya dalmış alelade bir kentindeki alelade bir parkın alelade bir bankına oturup sokak lambasının ışığında kitap okuduğum gece başladı. Elimde Calvino'nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu kitabı vardı ve şimdiye kadar kitabın on farklı girişine benzer on farklı olay yaşamıştım -gezmekte olduğum ülkelerin her birine özel olacak şekilde-.

Ve mevsim de gerçekten kıştı. Soğuk bir kış. Kar yüklü bulutlar alelade kentin tepesinde yüklerini bırakırken ben, gidecek başka yerim olmadığı için bankın üstünde titreye titreye Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’yu okumaktaydım. Şimdiye kadar fark etmediyseniz, ben de bir yolcuydum. Bu yüzden bu kısım da durumuma cuk diye oturuyor, ilahi bir güç tarafından her şey mükemmel bir şekilde düzenleniyordu.

Park her ne kadar alelade olsa da belki de anlatmakta fayda vardır; çevresindeki büyük binaların üstüne eğildiği yuvarlak bir arazi üzerinde yükseliyordu. Önce mevsim gereği oldukça çelimsiz duran sık ağaçlar, sonra ağaçsız ve bankların, kaydırakların, salıncakların olduğu alan geliyordu. Salıncaklar ve kaydıraklar kum bir zeminin üstünde yükseliyor, ebeveynler çocuklarını taşlık alanın üstüne konulmuş banklardan seyrediyorlardı. Sık ağaçlıklı alanın içinden geçen iki ince taşlık yol parkın aşağısından ve yukarısından geçen sokaklar arasındaki bağlantıyı kuruyordu.

Kitaba dalmış bir şekilde titrer ve derin derin nefesler alırken sol yanımda bir ses işittim. İçeriğini değil tınısını bildiğim İtalyancayı tanıdım ve hemen o tarafa döndüm. Kıpkırmızı burnu, mor beresi ve siyah kabanıyla bir kadın bana sorgu dolu gözlerle bakmaktaydı. İlk başta söylediği cümlesini tekrarladığı ve bu kez işin içine jest ve mimiklerini de kattığı halde dediklerinden sadece “Italo Calvino…” dediğini anlayabildim. “Sorry, I don’t know Italian.” dedim ve sonra tekrar kitabıma döndüm. Ama kadın için muhabbet henüz bitmemişti. “Oh, much apologies. When I saw you’re reading Calvino, I thought you’re Italian.” dedi. Gözümü sayfalardan kaldırıp önümdeki parkın karanlığına baktım ve kadının yaptığı yalan yanlış çıkarımı düşündüm. Zihnimde ben Goethe okurken Almanca edebiyat muhabbeti yapanlar, Kafka okurken Bohemya'dan kendi ana dilinde bahseden Çekler, Dostoyevski okurken ise Rusça Tolstoy-Dostoyevski karşılaştırması yapan Rusların görüntüsü belirdi; bu durum canımı sıkmıştı.

Beni düşüncelerimden çıkaran şey kadının endişeli ses tonuyla “You okay?” deyişi oldu. Bir anda susup hareketsizleşmem, parkın karanlığına gözlerimi dikmem onu korkutmuş olmalıydı. Döndüm ve -gözlerindeki saflık emaresiydi belki de sebep- birden kadının bu karanlıkta elimdeki kitabın sadece yazar adının olduğu kısmı görebildiğini düşündüm. Yüzümde bir gülümseme belirdi, bir anlayış gülümsemesi. “Sorry, Calvino always pushes my limits of imagination. I just got carried away.” dedim ‘muhayyile’ kelimesinin etkisini verdiğimi umarak.

“Ah, he does that in a marvelous way. Where are you from?”

“Turkey.” dedim ve gönlünü almak için elimdeki kitabın baskı bilgilerinin olduğu sayfayı açıp “Se una notte d’inverno un viaggiatore” dedim seksi bir İtalyancayla. Hedefi tam on ikiden vurmuş olmalıydım, kadının gözleri büyüdükçe büyüdü; ya da o kadar aptal görünmüştüm ki kadıncağız yüzüme karşı gülmemek için kendisini zorluyordu.

Bir süre önümüzdeki karanlığa bakarak sustuk. Tekrar konuşacağını, okumamı böleceğini düşünerek kitabıma dönemiyordum ama uzun bir süre konuşmadı. Sabah oldu, güneş alelade bir şekilde parkı daha sonra da şehri yavaş yavaş aydınlatmaya başladı. Gün ışığında yüzünü daha iyi seçebildim. Beresinden taşan kumral saçlarını görebiliyordum artık. Gözlerinin kahverengi tonu güneşin de yardımıyla açık seçik önümdeydi. Ne o konuşuyordu, ne ben; ne kitabıma dönebiliyordum, ne de kitabımı kapatıp kenara koyabiliyordum.

Belki de susarak günler geçirdik bu bankın üzerinde. Sonra bir gün aniden “I’m Adrina.” dedi. O kadar uzun süre susmuştuk ki birbiriyle tekrar tanışan iki yabancı olmuştuk. Ben de ismimi söyledim. Sonra laf bir şekilde yine Calvino’ya geldi. Karşılıklı övdük, sonra rahatın Oulipoculara battığına kanaat getirdik. Birlikte gülmüş müydük, karnımızı tuta tuta kahkahalar savurmuş muyduk, yoksa yüzlerimizde sadece soluk gülümsemelerin gölgesi mi geçmişti hatırlayamıyorum.

Günlerce yanımda durması, kalkıp gitmemesi bana çok garip geliyordu. Sonra bir gece içimizi döktük birbirimize. Karanlıktan çok korktuğu için çocukluğundan beri geceleri dışarıda olduğu zaman bir sokak lambasının altına tüneyip gün doğumunu beklediğini anlattı bana. Neden geceleri evde durmadığını sorduğumda ise gözlerini taş zemine çevirerek cevapladı: "Then what kind of life would that be? When you freely walk around in the morning but you have to stay inside... When the dark comes... Wouldn't that be a prison?"

Bir anlık duraksamadan sonra tekrar başını kaldırıp yüzüne ince bir gülümseme yerleştirdi ve “In those moments I was feeling like that spot where the light is on me was the safest spot in the world, and the darkness surrounds it was the living hell with all kinds of demons.” tasviriyle kaldığı yerden devam etti. Ben de gezintilerimin sebebini ‘even though there are seven continents and hundreds of countries, I couldn’t find a place where I feel belong’ diyerek açıkladım. Sadece, touristic, de diyebilirdim; ama bütün gerçeği yansıtmazdı. Afilli açıklamam da bütün gerçeği yansıtmıyordu, fakat belki de en yakınıydı.

Çocukluk anılarımızdan bahsettik birbirimize, yaptığımız aptalca şeylerden. Ben evden habersizce çıkıp evime uzak semtlerdeki ara sokaklardan yürüdüğüm, yüksek duvarlara tırmanıp incecik alanlarda yürüdüğüm günleri anlattım. Ölmediğim, dahası küçücük bedenim o kadar yükseklerden düşüp sakat kalmadığı için sürekli şükrettiğimi itiraf ettim. O da zil düğmelerine iğne takıp rahatsız ettiği kurbanlarını anlattı bana. Bazılarına o kadar gıcık olurmuş ki, gece saat kaç olursa olsun yine de intikamını alırmış. Tabi anlattığım korkusundan dolayı yanında büyük bir el feneri taşıyıp kafasının üstünde tutarak sokak lambası gibi davrandığını da tam bu anda açıkladı. “This was your best evil thing?” diye sordum gülerek, omuzlarını silkti, “Every time our ring bells I’d urlare. I couldn’t stand the sound of those stupid bells.” diye yanıtladı.

Adrina'nın ilgi çekici bir yakınlığı vardı. Fiziksel bir yakınlık şeklinde değildi bu. İlahi bir esinleme olarak sanki ruhlarımız çoktandır birbirini aramaktaydı da sonunda buluşmuştuk. Uzak iki zıt kutbun birbirlerinin çekim alanına girince yavaş yavaş yakınlaşmasıyla aynı gibiydi her şey. Küçük bir cismin kendisinden daha büyük bir cismin kütle çekim alanına girerek yavaş yavaş yörüngesine oturması gibiydi… İnsan aklının alabileceği bütün mikro ve makro çekimler gibiydi kısaca. Aslında anlattığı her şeyi biliyordum, çünkü onu çok uzun zamandır tanıyordum. Belki de beraber yürümüştük, belki de bir gece benim zilime iğne takıp kaçmıştı, belki de onun evini çevreleyen duvarın üzerinde yürümüştüm… Sınırsız belkilerin arasında tek bildiğim, yabancı değildik birbirimize. Ama yakın da değildik.

Bankta beraber geçirdiğimiz otuz dördüncü günde ilk kez birbirimizin gözlerine uzun uzun baktık. İlk tanıştığımızda ikimiz de bankın bir ucunda oturuyorduk ve aramızdaki mesafe her gün biraz daha azalıyordu. Bundan on gün sonra ilk defa elini tuttum, ondan beş gün sonra ilk defa öpüştük. Kimi zaman onun başı benim omzumda oluyordu, kimi zaman benim başım onun kucağında, saçlarım ellerinde… Sokak lambasının ışığında şaraplarımızı yudumluyorduk; park, bank, sokak lambası gittikçe daha kösnül bir havaya bürünüyordu. Sanki sevişen ruhlar için bir mabetti burası.

Alelade park bambaşka bir şekil alıyordu yavaş yavaş. Yapraksız ağaçlar gözüme yemyeşil göründü, kış güneşi ruhumu kaynatıyor, bedenimi yakıyordu. Burada onlarca aşk başlamış, yüzlerce aşk bitmişti. Burası çoğu insanın hayatındaki büyük bir dönemeç, bedbaht bir son, mutlu bir başlangıç olmuştu. Benimki hangisiydi? Hepsi, hiçbiri? Bugün dönüp baktığımda ben bile veremiyorum bu sorunun cevabını.

Mevsim bahara dönerken bir gün Adrina’nın yanımda olmadığını fark ettim. Ben uyurken gitmiş olmalıydı, ilk defa onsuz bir sabaha uyanıyordum. Sonraki gün de yoktu, ondan sonraki günler de… Mevsimler geçmiş, tekrar kış gelmişti ama o hala yoktu. Her şey birden oluyor gibiydi; birden belirmiş, birden kaybolmuştu; birden sabah, birden gece oluyordu. Düşündüm, onu günlerdir de tanıyor olabilirdim, saatlerdir de… Kendimi yaşlanmış, dahası, Adrina’yla birlikte yaşlanmış gibi hissediyordum. Fakat bir yandan aslında ilk günkü gibiydim, hala körpe. O göçüp gitmişti bu diyardan, bense onun anısını özümsemek için bu banktan ayrılmıyordum sanki. Kendi ömrümün de sonlarına yaklaştığımı, bu bankın benim mezarım olduğunu düşünüyordum. Her şey çok karışıktı zihnimde. Her şey bir vardı, bir yoktu. Dün geçmişte yaşadığımı düşündüğüm şey, bugün bana hayal gibi geliyordu.

Zaman ilerledikçe park kalabalıklaştı; çocuklar, anneler, babalar, ergenler, aşıklar… İki çocuk parmaklarıyla birbirlerine beni gösterip güldüler, yaklaşmaya çalıştılar. Adımları temkinliydi. Daha sonra anneleri olduğunu düşündüğüm bir kadın İtalyanca bağırarak koştu, ellerinden tuttu ve onları geri götürdü. Giderken tedirgin bakışlarla dönüp dönüp sürekli bana bakıyordu. İtalya’da bunca zaman geçirdiğim halde tek kelime İtalyanca bilmiyor oluşuma üzüldüm. Büyük ihtimalle çocukların beni rahatsız edeceğini düşünüp bir çeşit saygı gösterisinde bulunmuştu.

“Bambini, bambini; stai lontano da quel pazzo!”

Comments

Popular Posts