ZİHİNDE GEZİNTİ - 2

Ölüm enteresan bir kavram. Ölümün insanları yakınlaştırdığı bir gerçek. Bir öğle vakti, yaşlıca, senden harçlık esirgemeyen, her gelişinde seni yüzünde kocaman gülümsemelerle karşılayan ve sen gidene kadar elini elinde tutup yanından ayrılmayan tanıdığını gömdükten sonra yıllardır görmediğin, seni arayıp sormayan bir başka tanıdığının sana gözyaşlarıyla sarılıp "Bizi unutma oğlum." deyişi ilginç bir andır. İnsan ne hissedeceğini, ne diyeceğini, ne yapacağını bilemez. Beni sevdiği için mi söyledi, diye düşünür, ölüm korkusu mu yaptırdı bunu, diye devam eder cevaplarını bildiği soruları sormaya. Kişinin kendi hayatıyla ilgili, karşı tarafın da hiç merak etmediği, herhangi bir bilgi paylaşımında bulunmadığı bu tanıdık neden karşısındaki çok sevdiği ve çok özlediği biriymiş gibi böyle duygu yüklü bir anın parçası olur?

Ya da bir insan neden ılık bir bahar günü, durgun denizi izleyip, çevresinde koşuşturanları izlerken bu tarz şeyler düşünür? Bilmiyorum. Ölümden korkmayı gereksiz bulmuşumdur hep. Güneşin doğması gibi bir doğa olayına karşı çıkmak bu. Öleceğiz, ölüyoruz, öldük. Kaçış yok. Ölümden korkanlar hayatlarında istediklerini başaramayanlar oluyor. Gerçi zaten kim, ben hayatta yapabileceğim her şeyi yaptım, diyebilir ki? Hayat sonsuz, ancak yaşamın bir sonu var. Ben hayatta yapabileceğim her şeyi yaptım, diyebilmek için ideallerimizi sınırlıyoruz zaten. Ne kadar süreceğini bilmediğimiz ömrümüze kısa sürede becerebileceğimiz şeyleri sıkıştırıyor, her başarının bizi nihai sona biraz daha yaklaştırdığına aldırmadan listemizdeki maddelere tik işareti atıyoruz.

Hayat insanı ölümle sınırlıyor. Cebinde tren biletiyle, bir araba kazasında ölebiliyor insan; gençliğinin baharında, anne karnında, küçücük bir çocukken ya da... En verimli çağında sonlanabiliyor yaşam. Öleceğini bile bile yaşamak insanı melankolik bir havaya mı sokar yoksa "yapacak çok iş var" cümlesindeki işleri yapması için sırtında şaklayan bir kırbaç edasıyla motive mi eder? Mesela dinlerdeki gibi bir ahir hayat olsa, bunu kesinlikle bilsek, ancak sevdiklerimizin yanımıza gelip gelemeyeceğini bilemesek, yine de korkar mıydık ölümden? Ölümün korkunç yanı belirsizliği mi yoksa sevdiklerinden ayrılmak mı?

Bir adam tanırdım, soğuk materyalist bir mantıkçıydı. Cenazelerde ağlayanlara gıcık olurdu, ölü için sevinilmesini istemezdi hayır, ölen birisinin arkasından ağıt yakmaya gıcık olurdu sadece. Bencilce bulurdu bu duyguyu, herkes için yaşanacak bir olayın bu kadar büyütülmesini sevmezdi. Kendi ölümü için de, eğer ölürsem beni bir çöp konteynerine atarsınız, derdi. "Öldükten sonra benim faydam bir tek kurtlara, bitkilere, leş yiyicilere dokunur." Hayatında istediği çoğu şeyi gerçekleştirememişti, ama elindekiyle mutluydu. "Ne yapalım, olmadı." derdi her seferinde.

"Abi, topu atar mısın?"

Ilık bir bahar günü; gün sizin gününüz çocuklar, gün kışı evinde kapalı geçirmiş, dışarıya çıkmak için yanıp tutuşanların günü. Gün, dünya umurunda olmadan yaşamanın, sevişmenin, koşturmanın, yeşilliklerde uzanmanın günü. Değerini bilmek lazım bugünün, sonra yaz gelecek ve isyanlar geri dönecek. Yılın en güzel yağmurları bugün yağar, gökyüzü bugün çok güzeldir, güneş bugün çok uysaldır, ne üşütür ne de yakar, rüzgar bugün insanın tenine üfleye üfleye eser.

Uğur böceği gelir konar koluna, bahar meltemi eserken yavaşça kaldırırsın kolunu, böcek kanatlarını kırpıştırır, kaçacak gibidir, sen hareketlerini yavaşlatırsın. Siyah puantiyeli kırmızı vücudunu izlersin, antenlerini oynatışını. Sonra ansızın uçar gider, bir kelebek kanat çırpar, ölüm tekrar aklında belirir. Her güzel şeyin bir sonu vardır; denizler kurur, binalar çöker, sanat eserleri unutulur, insan ölür, çocuklar büyür...

Kelebeğin peşinden koşturan küçük çocuğu izlerken bir sigara yaktım. Ailesinin onu izleyişini, annesinin gözlerindeki sevgiyi, babasının bir eşine bir de çocuğuna içli içli bakışlarını... Çocuğun şen kahkahaları sigaramın dumanına karıştı, bir türkü oldu ve keçilerinin başında bekleyen bir çobanın ağzından çıktı. Çoban yabasına sarındı, dilini şaklatarak keçilerini topladı ve bütün bir gün idare edeceği tek yemeğine, ekmek arası peynirine doğru yürüyüşe geçti. Bir plaza çalışanının ağzından dökülen yabancı bir kelime, şehrin başka sokaklarında kahkahalara dönüştü, kahkahalar çocuğunkilerle birleşti, sigara dumanı ağzımdan atmosfere karıştı.

Hayatı önemsemeyiniz; hayat bir şey değildir, itinayla yaşayınız. Bu yüzdendir ki içeriği ne olursa olsun anlattığım ya da konuştuğum her şeyi hikayeleştiriyorum. Sonuçta hayat dediğimiz şey de sonu belli olan, herkesçe bilinen kurgusal(!) bir eser.

Yaşamın gürültüsü beynimi doldurdu; kahkahalar, çığlıklar, bağrışmalar, mutlu ya da üzgün nidalar; sigaram bitti, Güneş sarıdan turuncuya döndü, gökyüzünde bulutlar toplaştı ve ben ayağa kalktım, evimin yolunu tutmak üzere.

Comments

Popular Posts