TATLI RÜYALAR

Sıkıntılı düşlerden uyandığında kendisini bir böceğe dönüşmüş gibi hissetmişti. Hemen ellerini ve bacaklarını kontrol etti, sonra vücudunun başka yerlerini, her şey yerli yerindeydi. Yatağının çarprazında duran aynaya kafasını uzatıp yüzünü inceledi, her şey normaldi. Suratındaki ebleh ifade, aynen dün gece bıraktığı gibi duruyordu. Tekrar yatağına uzandı. Kendini böceğe dönüşmüş hissetmesinin en önemli nedeni; rüyasında -aslında kabus demeli- ağzına, gözüne, burnuna, kulaklarına giren, üzerinde gezinen çok sayıda böcek tarafından tacize uğramasıydı. Vücudundan dört bacak daha çıkardığını, derisinin kabuklaştığını, kafasının üçgenleştiğini, fazladan gözlerinin oluştuğunu, burnunun yok olduğunu, ağzının çengelleştiğini görmüş, bütün bu dönüşümün acısını hissetmiş, neyse ki antenleri çıkmadan da uyanıvermişti. Antenleri düşündüğü anda ellerini alnına götürüp iki uç noktasını kaşıdı. Rahatsız edici bu kabustan çırpınarak, sıçrayarak ve nida atarak ancak kurtulabilmişti. Aslında bunların hiçbirinin yaşandığı yoktu ama böyle olması dramatik açıdan gerekliydi, o yüzden oldurduk.

Hala rahatsız bir şekilde yattığı yerde kaşınıyor, sık sık odasının zemininin ücra köşelerini gözleyip böcek olup olmadığını kontrol ediyordu. Daha sonra aklına dün söylediği "insan olmaktan sıkıldım, keşke hayvana dönüşsem" cümlesi geldi. Ama hayvan demişti, canlıların en rezili olan böcekleri kast etmemişti. İnsanoğlunun bir hamam böceğinden daha pis ve aşağılık olduğu önermesini reddediyorum. Neyse, konumuza dönelim. O aslan, ayı, kurt ya da en basitinden bir koalaya dönüşmek istemişti. Ayı olsa yılın yarısını uyuyarak geçirir, koala olsa bir ağaca sarılır ve günün yirmi saatini orada mışıl mışıl harcardı. Aslan olsa yediği önünde, yemediği arkasında olurdu. Kurt olmak belki zorlayabilirdi, üzerine düşünmemişti, şimdi de düşünesi hiç yoktu; işine ya da okuluna ya da biriyle olan buluşmasına -merak ettiğimiz bir konu olmadığı için nereye gittiğiyle ilgilenmiyoruz- geç kalmak üzereydi. Yatağından yavaş yavaş çıktı, yavaş yavaş giyindi, yavaş yavaş mutfağa gitti, bu arada akreple yelkovan sidik yarıştırmaktaydı, yavaş yavaş kahvaltısını etti, yavaş yavaş tuvalete çıktı, yavaş yavaş sifonu çekti, suyun ne kadar hızlı aktığını hayranlıkla izledi.

Dediğimiz gibi bizim için nereye gittiğinin bir önemi yok. Keza gününü nasıl geçirdiği, neler yaptığı, eve gelince neler yediği de pek ilgilendiğimiz mevzular değil. Bizi ilgilendiren şu an ne olduğu, şu an kendisi uyumakta. Daha iyi tarif edebilmek için sizi yatağının başına davet ediyorum. Gördüğünüz gibi sırt üstü uzanmış, ağzı açık, dili dışarıda ve ağzının sağ yanına düşmüş. Arada sırada kesik kesik havladığını duyar gibiyiz. Kollarını gördünüz mü? Kolları kalkık ve eklem bölgesinden bükülmüş, bacakları da aynı şekilde. Sanki dört ayaklı bir canlıymış gibi. Bir yandan bu aşağılayıcı, utanç verici konuma düşmediğimiz için şükrediyor, diğer yandan da bu olay başkasının başına geldiği için katıla katıla gülüyoruz. Şimdi bu hale gelmesinin sebebini öğrenelim, rüyasına girelim. Bu kısıma gelince, acaba kendisine bir isim vermeli miydik, diye düşünmeden edemiyoruz. Kendisine zamirlerle, çoğu zaman da gizli özneyle seslenmek biraz yoruyor ama buraya kadar dayandık sonuçta, biraz daha dişimizi sıkarız. Kesinlikle üşendiğimizden değil!

Rüyasında tenine değen uzun çalıların gıdıklayışını hissediyordu. Mutluluğu bu yüzdendi. Kalın beyaz kürkü her bir çalı tarafından usul usul taranmaktaydı. Dili dışarıda koşturuyor, onunla beraber koşturan dişisine tatlı tatlı havlıyordu. Yaptığı etkili kurun sonucunda dişi köpek ona doğru yanaştı. Yakınlaşmaları gittikçe arttı ve en sonunda kendinden emin bir şekilde, karşısındakinin iznini de alarak, dişi köpeğin üstüne çıkmaya hazırlandı. Ancak aniden gelen havlamalar onu irkiltti, sesin kaynağına doğru döndü. Kendisinin iki katı kadar bir başka köpek, ona doğru hırlaya hırlaya havlamaktaydı. Dişi, kendisi için mücadele edecek bu iki delikanlıyı izlemek için poposunun üzerine çöktü ve patilerini yalaya yalaya izlemeye koyuldu. Yeni gelen köpek korkutucuydu, devasaydı, kuduz olmuş gibiydi. Kahramanımız -bunu sırf kendisine isim vermemek ve kendisi anlatımızın baş karakteri olduğu için söylüyoruz- arkasına bakmadan kaçtı. Güvenli bir mesafede, nefes nefese kalmış, tüyleri korkudan dimdik olmuş bir şekilde arkasına döndü ve düşmanının, sevdiğinin üzerinde zıplayışını gördü. İçinde bir şeyler kırılmıştı... İnim inim inleyerek yavaş adımlarla yürüdü. Gece olana kadar yürüdü, gerçi onun için fark etmiyordu çünkü her şey siyah beyazdı, hem manevi hem maddesel olarak. Şairane bir köpekti vesselam... Patileri sızım sızım sızlamaktaydı ancak o daha büyük bir acı çekiyordu, aşk acısı ve korkaklığın verdiği utanç. Dik bir tepeye doğru yürümeye devam etti. Tepenin ucuna geldiğinde o bilindik film sahnesi oluştu; yamaç, dört ayaklı bir hayvan ve dolunay. O anda evrim kulağına fısıldadı, varlığından bile haberi olmadığı bir içgüdü bütün benliğini ele geçirdi ve ulumaya başladı, ağlaya ağlaya. Rüyadan çıkıp yatak odasına dönersek gerçekten ağladığını görebiliriz. Dolunay kaybolana kadar uludu, ağladı, uludu, ağladı... Güneş doğduğu zaman yapması gerekeni biliyordu. Dişisini kaybettiği çalıya gitti ve tam tahmin ettiği gibi ikisini de orada buldu. Tüyleri bu sefer öfkeden kabardı, kanı kaynadı ve son hız düşmanının üstüne doğru koşturdu. Tam dişlerini onun boynuna geçirecekken hain köpek kıvrak bir çalımla sıyrıldı. Kahramanımız o kadar hızlı gelmişti ki, hedefi tutturamayınca uzun bir süre yerde yuvarlandı, kaydı, yuvarlandı. Kafasını kaldıramadan boynuna batan dişleri hissetti ve siyah beyaz dünyanın daha da kararışını izledi. Düşman, üzerine düşeni yaptığını fark edince gerisin geri dişisinin yanına döndü. Kahramanımızın ölmeden önce son gördüğü, aşık olduğu dişinin üzerinde o namussuzun zıplayışı oldu.

Sıkıntılı düşlerden uyandığında ağladı. Uzun bir süre ağladı. İsmini Pamuk koyduğu dişisini andı. Yavaş yavaş kendini topladı ve yataktan çıktı. Tuvalete gidince musluğu açtı, suyun akışını izledi. Hayat çok berbat, dedi. Musluğu kapadı, çıktı. Kahvaltısını etmeden evden ayrıldı. Belki de gerçek hayatta aşkın a'sını işitmemiş, rüyanın bu kadar gerçekçi olması da onu daha çok etkilemişti. Belki de kendisiyle alakalı değildi üzüntüsü, sadece köpeklere üzülmüştü. Bilemeyiz, kendisinin de bildiğinden pek emin değiliz. Zaten akşam eve döndüğünde neşesi yerindeydi. Yemeğini yedi, pijamalarını giydi, uyudu. Bu sefer sakindi ancak kaşları çatıktı. Kafasını sağa sola çeviriyordu. Korkunç bir şey mi görmekteydi, gidip bakmamız lazım.

Afrika'nın sıcak coğrafyasında, sarı sarı otların ortasında oturmaktaydı. Kuyruğunu sallıyor, çok hafif esen rüzgarda yelesini ahenkle dans ettiriyordu. Ciddi bir yüzle çevreyi izlemekteydi. Midesi gurulduyordu fakat iç güdüsü ona biraz daha beklemesini söyledi. Çünkü -bildiğinden habersiz- birazdan buradan geyiklerin geçeceğini biliyordu. Bekleyiş fazla sürmedi, geyikler gösterişli bir şekilde sürü halinde ilerlemekteydi. Ağzı sulandı, ayağa kalktı, cüssesine tamamen zıt ve hayran olunası bir şekilde sessiz ve yavaş adımlarla ilerlemekteydi. Sürüden kapabileceği geyiği araştırmaya başladı, çok geçmeden de hedefini buldu. Ormanın dışında yürüyen avını, karanlığın içinden takip ediyordu. Av, sürünün biraz gerisinden ilerlemekteydi. Otlardan bol bol yiyor, diğerleriyle arasının açıldığını fark edince azıcık ilerliyor, sonra tekrar otlardan bol bol yiyordu. Bu döngü bir süre sonra bozuldu ve av, iştahına daha fazla karşı koyamayıp, sürüyü falan da boşverip, yemeğine devam etti. Fırsat bu fırsattı, hemen atladı avının üzerine. Ancak avı çevikti, sıyrılıp kaçtı ve tabana kuvvet koşmaya başladı. Gözü dönmüş, ağzı sulanmıştı ve av kaçtıkça ağzı daha da sulanıyordu. Aradaki mesafe gittikçe azalıyor, kahramanımız kan ve etin hayaliyle koştukça koşuyordu. Tam avının kalçasına dişlerini geçirmek üzereydi ki geyik ölümden bir kez daha çevik bir hamleyle kurtuldu. Aslanımız, kahramanımız yoruluyor, geyik yorulmuyordu. Aslan aç, geyik toktu. Aslan kovalamalı, geyik de kaçmalıydı. Bütün bu zorunluluklar bu kovalamacayı arap saçına çeviriyordu. Mesafe bir kez daha azaldı, ya hep ya hiç anıydı artık, bütün enerjisiyle koştu, geyiğin etli kalçası önünde kah yükseliyor kah iniyordu, ağzını açtı ve tüm gücüyle son bir atlayış yaptı... Gözlerini açtığında bütün kasları ağrır vaziyette yerde uzanmaktaydı, avı ise hala koşuyordu. Kılını bile kıpırdatamıyor, gittikçe daha da uzaklaşan geyiği içi buruk, gözü yaşlı bir şekilde izliyordu.

Onu uyandıran midesindeki guruldama senfonisi oldu. Telefonuna uzandı, ne sipariş etsem, diye düşündü; kokoreç, döner, pirzola, biftek, en sonunda, et olsun da ne olursa olsun, dedi, siparişini verdi. Yemeğini yedikten sonra hiçbir rüya görmeden huzurlu huzurlu uyudu. Sabah olduğunda yine aynı şekilde yavaş yavaş yatağından çıktı, yavaş yavaş giyindi, yavaş yavaş elini yüzünü yıkadı, yavaş yavaş kahvaltısını etti, bu arada tabi ki akrep, yelkovan ve saniye saçma sapan yarışlarına devam etmekteydi, yavaş yavaş tuvalete gitti, yavaş yavaş sifonu çekti ve her zamanki gibi suyun akışındaki hızlılık, canlılık ve o gür ses onu şaşkına çevirdi. Günü nasıl geçti bilmiyoruz ama eminiz herkesinki nasıl geçiyorsa onunki de öyle geçmiştir. Akşam oldu, eve geldi, yemeğini yedi, pijamalarını giydi ve uyudu. Uyurken canının çok sıkıldığı net bir şekilde belli oluyordu. 

Bir ağaca sarılmış, gerçek hayattaki yüzünün eblehliğini kaybetmemiş bir ifadeyle etrafına bakmaktaydı. Uykusundan yeni uyanmış olmalıydı, yapacak hiçbir şey yoktu. Bir şeyler yemek istedi ancak ağacı bırakmaya üşendi. Birkaç saat daha dişini sıkarsa zaten uykusu gelecek ve uyuyacaktı. O da öyle yaptı. Zaman su gibi akıp gidiyordu. Uyanık olduğu birkaç saatlik aralıkta da ebleh yüz ifadesiyle boş boş çevresine bakınmaktaydı. Çok sıkıldı, biz de anlatırken sıkıldık. O yüzden ağaca sıkı sıkı sarılan kollarını yavaşça gevşetti, en sonunda da tamamen bıraktı. Düştüğünde herhalde ölmüştür, bilemiyoruz, rüyada gerçekleşen bir düşüş kahramanımızın uyanmasına yetti, önemli olan o.

Bütün bu rüyalardan, bu saçmalıklardan sonra bir yemin etti. Bir daha insan olmakla ilgili kötü bir şey söylemeyecekti. Beynini patlatan sorgulamalar, anarşi, kaos, hayatın yoruculuğu, gelecek kaygısı, geçmiş kaygısı, şimdiki zaman kaygısı, kaygının kaygısı... Artık hiçbiri için kötü bir şey söylemeyecekti. Bunlara alışmış olmasa, yokluklarında herhangi bir şey hissetmezdi ancak şimdi onlarsız bir yaşam düşünemediğini fark etti. Güneşin doğuşundan batışına kadarki rutini aynı şekilde ilerledi, sözünü etmeye değmez. Eve geldi, uyudu.

Uyandığında kendini zifiri karanlığın içerisinde buldu. Her şey çok farklı hissettiriyordu. Üzerinde örtü gibi bir şey vardı ama ne kadar yürürse yürüsün bir türlü ondan kurtulamıyordu. En sonunda üzerine örtülmüş lanet şeyin ucunda parlayan ışığı gördü, oraya doğru yürüdü ve ışığa kavuştuğunda aşağı düştü. Düşüş uzun sürdü ve tak diye bir ses çıktı. Ters dönmüştü, sekiz bacağı da normal pozisyonuna dönmek için sağa sola oynuyordu. Bir şekilde dönüşü gerçekleştirdi, kendisine bakmak istedi ancak kafasını çeviremiyordu. Karşısında sekiz tane ayna ve aynaların içinde de sekiz tane aksini gördü. Karşısında sekiz tane kanıt olduğu halde inanmayı reddetti. Bu da o berbat rüyalardan biriydi muhakkak, bu yüzden sağa sola koşturmaya, canını yakmaya, bir şekilde kendisini uyandırmaya çalıştı. Ancak hiçbir şey işe yaramıyor, sırtındaki kabuk gittikçe ağırlaşmaya başlıyordu. Olamazdı bu, sıkıntılı düşlerden uyandığında kendini böceğe dönmüş olarak bulmak ne kadar saçmaydı?! Kim böyle bir şey yazardı ki?! Ama olay bir şekilde vuku bulmuştu işte. Ağız dolusu küfretti fakat böcekçe bilmediğimiz için hiçbir şey anlayamadık. Yardım bekliyordu; bir şekilde eski haline dönmeyi ve hala inatla uyanmayı bekliyordu. 

Bu şekilde günler geçti. Her gece umutla uyuyor, her sabah ağlayarak uyanıyordu. En sonunda canına tak etti. Bacaklarını duvara uzattı, tırmanmaya başladı, pencere pervazına giden bu bitmek bilmez yolculuk nihayet sona erdiğinde artık takati kalmamıştı. Doğmakta olan güneşi izledi, son gücüyle kendisini ters çevirdi ve devasa ışık kaynağı tarafından eritilmeyi bekledi.

Comments

Popular Posts