KAN İLAHİSİ - BÖLÜM 2
Köye ve düşman ordusuna eşit uzaklıkta, tam ortaya konuşlanmış büyükçe bir çadırda düşman ordunun komutanları ve köy beyleri toplanmış, konuşmaktaydılar. Komutanlar tüylü miğferlerini çıkarmış, beylerin karşısında sadece kolları ve diz kapaklarını açıkta bırakan zırhlarıyla nispet edercesine, toprakları çoktan ele geçirmişçesine dolaşmaktaydı.
"Sizi dost bilirdik." dedi Kentigem, beylerin içinde en hırçını olarak. Cümleyi duyar duymaz gülmeye başlayan komutan uzun bir süre konuşamadı. En sonunda elleri karnında "Dost mu? Siz bizim üzerimizden beslenen parazitlerdiniz. Bütün savaşlarınızda, başınız ne zaman sıkışsa bizi çağırırdınız. İmparatorumuz da her ihtiyacınız olduğunda bize yalvarmanızdan sıkıldı ve topraklarınızı almamız için bizi gönderdi." dedi ve gülmesine kaldığı yerden devam etti.
Kentigem kılıcına hamle etmişti ki kulaklarında büyük halka küpeleri, uzun bıyığı, kahverengi saçıyla genç bir adam onu tuttu. Kentigem onu tutanı görünce sakinleşti, yere tükürdü ve çadırı terk etti. Genç adam zeytin yeşili pelerinini arkasına atarak komutana doğru yürüdü. "Dilini imparatoruna sakla komutan, bizim boş sözlerle işimiz olmaz. Bu toprakların tek bir karışını bile savaşmadan vermedik, vermeyeceğiz."
Komutan kıpkırmızı oldu, kılıcını çekti, genç adamın boğazına dayadı. Karşısındakinin tek bir kılının bile kıpırdamaması onu daha sinirlendirdi. Onun bu hamlesi çadırdaki herkesin kılıçlarına davranmasına neden oldu. "Senin ağzın süt kokarken ben savaş meydanlarındaydım. Adını söyle bana, adamlarıma seni öldürmemelerini söyleyeceğim. Hızlı bir ölüme layık değilsin." dedi tükürürcesine. Genç adam yüzünde küstah bir gülümsemeyle elini kaldırdı ve arkadaşlarına sakinleşmelerini söyledi, karşı tarafın kılıçları hala havadaydı. Elini kılıca dayadı, avucundan akan kanları önemsemedi, gözlerinde vahşi bir bakış belirmişti. Kendi boğazında düşmanın kılıcıyla ince bir kesik açtıktan sonra silahı onun elinden alıp fırlattı, tek eliyle suratından tutup kendisine doğru yaklaştırdı. "Benim adım Vercingetorix. İsmimi öğrenme konusundaki hevesin beni mutlu etti, çünkü bir daha unutamayacaksın." dedi ve düşmanını kendinden uzağa savurdu, kılıcını da yere attı.
Komutanın gözünde korku vardı, bu ismi biliyordu, bu ismi herkes bilirdi. Karşısında duran adama ve kemiğine kadar yarılmış eline baktı, tekrar ve tekrar... Sonra aniden çadırı terk etti.
Vercingetorix yoldaşlarına döndü. "Hemen Germenlere ve diğer dostlarımıza haber uçurun. Uzun süredir birbirimizle savaşıp duruyoruz, artık birleşme zamanı geldi. Yoksa soyumuzdan geriye hiçbir şey kalmayacak."
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
"Aptal çocuk! Seninle n'apacağım ben?" dedi ve küçük kızın kafasına tatlı sert bir tokat indirdi. Kız afallamış halde ona baktı. "Savaşabilmen için kılıcı havada tutmayı becerebilmen lazım, ama her şeyden de önemlisi, önce erkek olman lazım. Hadi doğru çadıra." diye devam etti ve kılıcı kızın elinden aldı.
Kız olduğu yerde kalakaldı. Ağzından tek bir kelime çıkmadı ama içinden sayısız dualar etti. Bir gün öyle güçlü olacaktı ki kimse ona emirler veremeyecek, dünyada kaldıramayacağı hiçbir kılıç ya da balta var olamayacak, kadın olduğu için onu ezmeye cüret eden çıkamayacak, sevdikleri de dahil herkes ondan korkacaktı. Hayır, bu bir temenni veya dua değildi, böyle olacaktı, biliyordu. O günleri beklerken yaşayacağı mağlubiyetler önemsizdi, bu yüzden annesine tek bir sitem etmeden çadıra döndü. Nasılsa günün birinde dünya onun olacaktı.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
"Karney, n'olur gitme. İçimde kötü bir his var." Aithne sevgilisine sarılıp zırhını giymesini, onu bırakıp gitmesini engellemeye çalışıyordu.
"Sevgilim, gitmek zorundayım. Topraklarımız, halkımız tehdit altında. Savaştan kaçarsam erkekliğimi kaybederim. Bunu biliyorsun." Aithne yaşlı gözlerle, hıçkırarak kafasını salladı ve geri çekildi, Karney rahat rahat giyinmeye devam etti. "Hem onlar çok uzun bir yoldan geldi, erzaklarının büyük kısmı bitmiş diyorlar, bizi fazla hafife almışlar. Gün batımına kalmaz takviye güçler bize katılır. Bu da onların salaklığı, bizi o kadar küçümsüyorlar ki saflarımıza katılacak askerlerin sayısını önemsemiyorlar bile. Ama en baştaki komutan korkuyor, bunu biliyorum, korkusunun kokusunu alabiliyorum. Neden biliyor musun?" Aithne konuşamayacak kadar güçsüz, gözleri hala yaşlı bir şekilde boş boş bakmakla yetindi. "Çünkü ordularımızın başında Vercingetorix var. İşte bu onları çok korkutuyor. Tanrılar bizimle olacak Aithne, gözyaşların gereksiz, bu sadece basit bir şölen kavgası. Ben yine galip çıkacağım."
Sevgilisinin dudaklarını öptü, uzun, tatlı, yavaş bir şekilde.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yeni bir gün daha ölüp doğmuştu. Artık iki taraf da hazır bir şekilde savaş meydanında birbirlerini süzüyordu. Kırmızı kıyafetlerin üstünde parlayan gümüş zırhlar, tüylü miğferler, içinde askerlerin olduğu at arabaları, kümelenmiş askerler bir tarafta; farklı renklerde atlara, pelerinlere ve bayraklara sahip, bir çoğu yayan, çok azı at üzerinde askerler bir taraftaydı.
"Onlara çok fazla zaman tanıdık Licinius. Sayıları üç katına çıktı." dedi diğer komutan tedirgin bir şekilde.
Licinius şaşkın bir şekilde ona baktı ve "Güldürme beni Quintus. Bu köylülerin sayısı milyonları bulsa ne olur?" dedikten sonra yüksek sesle kahkaha attı.
Vercingetorix gözünü ayırmadan izliyordu; savaş meydanını, savaş meydanının ilerisindeki küçük tepeyi, güneşi, bulutları ve rüzgarı... Onlar için bu ölüm kalım savaşıydı, verecekleri son savaş. Diğer beylere baktı, Kentigem'in kana duyduğu özlem ve sabırsızlığı yüzünden, hareketlerinden belli oluyordu. Kaçınılmazı ertelemek saçma bir uğraştı, atını hareketlendirdi. Sekiz on adım ileri gittikten sonra dostlarına döndü, daha bundan aylar önce bir toprak parçası için bir kısmıyla savaşmıştı. Hayat garip.
Kılıcını kaldırdı, düşmana doğrulttu ve askerlerini harekete geçirdi. Ata binecek kadar şanslı olamayanlar koşuyor, atlılar daha hızlı gitmek için zavallı hayvanı tokat yağmuruna tutuyordu. Licinius üzerine gelen orduya gülerek baktı, bir süre hiçbir talimat vermedi. Sonra Quintus'un "Licinius!" serzenişiyle kendisine geldi ve ordusunu ileri sürdü.
İlk çarpışma şiddetliydi. Atlar birbirine çarptı, üzerlerindeki insanları uçurdu, onlar da bir kılıç, balta ya da mızrak darbesiyle son nefeslerini verdi. At arabaları düşüyor, okçular öldürebildikleri kadar düşman öldürmeye çalışıyordu. Vercingetorix atından düştü, ancak çevikti ve çabucak ayağa kalktı. İki kılıç darbesi üç can aldı, kılıcı iki gün önce çadırda kestiği elinde tutuyordu.
Karney hem baltasını hem kahkahalarını savurarak ilerliyor, döktüğü her kandan zevk alıyordu. Kentigem ilk düşenlerdendi, ölümü hızlı ve acısız olmuştu, tam kalbine isabet eden bir mızrak, her şey o kadar basitti...
Saatler geçti, güneş yer değiştirdi, Vercingetorix yorulmuştu. Ordusunun ne kadar hızlı yok olduğunu görmek onun cesur yüreğini bile titretiyordu. Karney artık hiç kahkaha atmıyordu, sol elini kaybetmiş, tek eliyle baltasını istediği gibi kullanamadığı için de öldürdüğü düşmanın kılıcını ganimet olarak almıştı. Licinius'un askerleri yorulmak bilmiyordu, sayıları daha azdı ama nedense bir türlü bitmek bilmiyorlardı. Vercingetorix'in askerleri beşer onar ölürken, karşı taraf birer ikişer ancak ölüyordu. Savaş taktikleri daha iyiydi, birden düzen değiştiriyor, hiç alışkın olmadıkları şekilde savaşmak zorunda kalıyorlardı. Vercingetorix, onların eksiklerini bu kadar çabuk fark edip aynı çabuklukla o eksikleri kapatmalarını utanç dolu bir hayranlıkla izlemekteydi.
Yere düştü, kendini zorlayarak kalktı, düşmanını çıplak elleriyle öldürdü. Nefes nefeseydi, kılını kıpırdatacak hali kalmamıştı artık, sonra aniden güneşin sıcaklığını hissetti. Sanki ilk defa hissediyor gibiydi, rüzgar tenini okşadı, sanki rüzgarı daha yeni fark ediyormuş gibiydi... Bir şey onu ayağa kaldırdı, bir şey, çünkü kendisi hiçbir çaba harcamadı bu iş için. Savaş meydanının ilerisindeki bir tepede atın üzerinde beyaz elbisesiyle ona gülümseyen bir kadın gördü. "Epona..." dedi fısıltıyla. Epona yok oldu ve yerini atlarının üstünde bağırarak Licinius'un ordusuna saldıran yüz binlerce askere bıraktı. Arkadan gelen saldırı düşmanı şaşırtmıştı, Germenler sonunda bulabildikleri bütün savaşçılarla gelmişti. Bu olay diğer savaşçılara da umut verdi, eskisinden daha coşkulu bir şekilde kan dökmeye başladılar.
Licinius ordusuna düzen değiştirmelerini emretti. Arkadan gelen ordu kalabalıktı ama Vercingetorix'in ordusundan geriye çok da mühim bir kalabalık kalmamıştı artık. Bu yüzden ordusunun çoğunu Germenlere yöneltti ancak bir fayda etmedi. Günün sonunda Licinius geri çekilmek zorunda kaldı. Düşmanın geri çekilmesi onları sevindirip zafer naraları atmalarına neden olmuştu ama bu çok saçmaydı. Çünkü düşman, ülkesinden takviye kuvvet isteyebilir ve daha kalabalık bir şekilde bu sefer hiç zorlanmadan onları ezip geçebilirdi. Oysa Vercingetorix ve ordusuna yardım edebilecek herkes zaten buradaydı. Onların sayıları kaç gün geçerse geçsin artmayacak, tersine azalacaktı, açlıktan ölmelerini bile sağlayabilirlerdi.
Herkes sevinç çığlıkları atarken bir tek Vercingetorix gerçeklerin farkındaydı, fakat o da sadece Epona'yı gördüğü yere gözünü kırpmadan bakıyor ve tanrıçaların en güzelini görmesi onu için için mutlu ediyordu.
Köylerine dönmek üzere yola çıktıklarında tamamen hazırlıksız ve tamamen güçten düşmüş bir halde düşmanın son saldırısıyla karşılaştılar. Bu seferki çarpışma fazla uzun sürmedi. Licinius atını tırıs bir şekilde savaş meydanında gezdirirken bütün bu koca alanı kaplayan yüz metrelerce öteden bile görünen bir milyondan fazla cesedi izliyordu. Asıl aradığı bedeni bulunca atından indi. Yüzünde koca bir gülümsemeyle yavaş yavaş yürüdü, kılıcını çekti ve yerdeki zar zor nefes alabilen bedenin gırtlağına doğrulttu.
"Şanslı adamsın Vercingetorix. Ölümün benim elimden olmadı." dedi ve kılıcının ucunu düşmanının boğazına sapladı. Vücudunun çıkardığı boğuk sesleri ve delik gırtlağından fışkıran kanları gülerek izledi, hayat Vercingetorix'in gözlerinden çekilene kadar bekledi.
Licinius askerlerini topladı ve köye girmelerini emretti. Toplanacak ganimetler, tadına bakılacak köylü kadınlar vardı.
Comments
Post a Comment