KAN İLAHİSİ - BÖLÜM 1

Uçsuz bucaksız yeşilliklerin içinde konuşlanmış onlarca çadır beyaz, gri ve kahverengi renklerde parıldıyordu. Herkesin üzerinde bir telaş vardı; içi meyve, sebze yüklü sepetlerini omuzlarına alıp koşanlar aynı yere gittikleri belli olan diğer kafileye katılıyordu. Bir çocuk tek tek bütün çadırlara girip çıkıyor, nefes nefese kalmış bir halde birisini arıyordu. Gri, yamalı bir çadıra girdi; içeride sevişen gençler çocuğun davetsiz misafirliğinden rahatsız olmuş bir şekilde birbirlerinden ayrılıp toparlanmaya çalıştılar.

"Aife! Böyle aniden çadırlara girilmez, n'apıyorsun sen?" dedi kadın, üstünü örtmeye çalışarak.
Aife yüzünde anlamlı bir gülücükle, "Hadi işinizi bitirin, vakit geldi, gidiyoruz." dedi ve çıktı. O da koşarak diğerlerinin yanına katıldı. Geride bıraktığı iki genç kaldıkları işe tekrar devam edemedi. Kadın utangaç bir şekilde güldü, erkek anlayışla karşıladı. "Hadi Aithne, gidelim, bizi sorarlar. Nasılsa önümüzde koca bir hayat var." dedi kadının yanağını okşayarak. Birbirlerini öptükten sonra kalkıp giyindiler ve çadırdan çıktılar.

Yüzlerce insan ellerinde içi yiyeceklerle dolu koca sepetlerle bir tepeyi tırmanıyordu. Tepenin sonuna geldikçe ağaçlıklı yol bitiyor, yerini küçük boylu çalılara ve yaklaştıkça daha da görünür hale gelen bir heykele bırakıyordu. Heykeli ilk görenler -en ön sırada yürüyenler-, sevinç çığlıkları atıp ıslıklar çalarak en arkadakilere müjdeli haberi gönderiyor, bütün kafile heyecanlanıp daha da hızlı yürümeye başlıyordu.

Boyu yirmi, genişliği yirmi beş adım olan heykelin önüne geldiklerinde hepsi ellerindeki sepetleri bırakıp beşer adım geriye çekildi. Kafileye tam bir sessizlik hakimdi. Aithne ve Aife haricinde hiçbiri başını kaldırmıyor; Aife elinde kılıcı, görkemli cüssesiyle poz veren heykeli ağzı açık izliyor, Aithne ise yüzünde koca bir gülümsemeyle sevdiğine bakıyordu. Başı yerde bekleşen kafilenin arkasında bir hareketlilik oldu, kimse dönüp bakmadı. Sonra yavaşça kenara çekilerek arkadaki hareketliliğe yer açtılar ve siyah cübbesiyle elinde dumanı çıkan nahoş kokulu tütsüsünü tutan yaşlı bir adam çıkıverdi. İnsanlar hala başını kaldırmadan bekliyordu. Yaşlı adam mırıldanmaya başladı, ara ara sesi yükseliyor, titreşiyor, sonra tekrar mırıldanmaya dönüşüyordu. Tüm bu süreçte elinde taşıdığı nahoş kokulu tütsü bir sağa, bir sola sallanarak ona eşlik ediyordu. Heykelin etrafında üç tam tur attı, tütsünün dumanını her yandan ona doğru salladı. En sonunda ritüelinin bittiğini gösteren diz çökme hareketini yaptı ve "Lughnasa!" diye bağırdı, halk neşeli bir şekilde onun çığlığına katıldı, enstrümanlar ortaya çıktı ve şenlik başladı.

Koca çayır sağlı sollu yiyen, içen, bağıran, dans eden ve sevişen insanlarla doluydu. Tanrı Lugh'un zaferleri için yapılan yıllık tören ara ara kavgalara, hatta bazen ölümlere bile sahne oluyordu. Böyle kutsal bir günde kan akıtmak zaten olması gerekendi, bu yüzden kimse şaşırmıyor, üzülmüyor, sevdiklerini kaybedenler bile değer verdiklerinin böylesi kutsal bir günde ölmelerini kıskanıyordu. Aithne'nin ağzı kulaklarında izlediği sevdiği de birisiyle dövüşmekteydi. Kendisi hiçbir silah ya da kalkan almamıştı ancak rakibinin sert balta hamlelerinden ustaca kaçmasını biliyordu. Aithne'ye baktığı sırada kafasını ortadan ikiye ayırmak için yola çıkan balta hamlesini son anda savurdu ama şakağının kanamasına yine de engel olamadı. Aithne tam o anda bir çığlık koyverdi ve aralarına girip bu kavgayı durdurmaya yeltendiği sırada sert bir el tarafından geri çekildi. Gülüşü ve konuşmasıyla pek de kibar birisine benzemeyen iri yarı adam "Siz kaltakları evde bırakmalıydık. Burası dövüş alanı ve dövüşenlerin arasına girilmez!" dedi ve sert bir şekilde Aithne'yi itti.

Savrulma yüzünden yere düşen genç kadın ayağa kalktığında sevgilisinin rakibini onun baltasıyla öldürdüğünü gördü ve bir sevinç çığlığı attı, diğerlerine aldırmadan ona koşup boynuna sarıldı. "Ah Karney! Bir an çok korktum. Neyse ki iyisin." Adamın kanlı yüzü koca bir gülümsemeyle aydınlandı, "Korkuların beyhude sevgilim. Beni henüz bu topraklarda yenebilen çıkmadı!" dedi bağırarak ve çevresinde dönerek.

"Çıksaydı zaten yaşıyor olmazdın aptal herif!" dedi kalabalıktan gelen gür bir ses, herkes güldü.

Eğlence gün doğumuna kadar sürdü. Gece boyunca ölenler eğlencenin sonunda son bir ritüelle yakıldı ve uğurlandı, yaralılar ise geceyi onlara ayrılan çadırda dinlenmekle ve çektikleri cefaya karşılık hediye edilen kadınlarla geçirdi. Herkes güler yüzlü bir şekilde köyüne dönmeye hazırlanırken iki kişi omuzlarında taşıdıkları ölü gibi gözüken bir insanla çıkageldi. Herkes başlarına toplandı, yaralı az da olsa nefes alıyordu, şarap verdiler. Kalabalığın içinde yaşlı ve iyi giyimli birisi "Bu benim köylüm." diyerek yaklaştı. Bu adam sakat olduğu için ritüele alınmayan, köyde bırakılanlardan biriydi. Onu getirenleri sorguya çekmeye başladı.

"Bütün köylüler şölen için buraya gelince köyler savunmasız kaldı."
"Siz ne işe yarıyorsunuz aptal herifler?! Siz ne için varsınız?"
"Bi-biz yetişemedik, bilemedik, sayımız ço-çok az." Konuşması yediği tokatla bölündü. İlk konuşan, gençliğinin tecrübesizliği yüzünden belli, bu göreve nasıl geldiği büyük bir muamma olan bir muhafızdı. Sarı saçların çevrelediği beyaz yüz gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Onu sorguya çeken adam hemen diğerine döndü; siyah saçlı, gür sakallı bir muhafızdı ve yüzünün bir tarafında kılıç yarası taşıyordu.
"Efendi Kentigem, biz bölüklerimizi bütün köylere gönderdik ama arkadaşımın da dediği gibi sayımız çok az. Köy başına iki ya da üç kişi düşüyor anca. Fakat karşımızda anladığımız kadarıyla koca bir ordu var. Topraklarımıza saldırılıyor, bütün beylerin burada olduğunu bildiğimizden geldik ve yolda gelirken de bu yaşlı sakatı bulduk, sizin isminizi sayıklıyordu sürekli."

Kentigem kürkünü geriye atarak son nefeslerini alıp veren kan revan içindeki bedene doğru eğildi. "Bana ne söylemek istiyorsun Kirwin?" Yaşlı adam elini uzattı, bütün vücudu titriyordu, kendini zorladı ve tek bir cümle söyledi. "Kaçın." Son nefesini verdi ve vücudu hareketsiz bir şekilde Kentigem'in gözlerine hüzünle bakar halde kalakaldı.

Bütün çayıra sessizlik çökmüştü, ölüm sessizliği ve bu sessizlik borazanların öfkeli gürültüsüyle bozuldu.

Comments

Popular Posts