BİR ZİHİN BULANTISI

Otobüs durağına adım atmasıyla kendine gelmesi bir oldu. Buraya nasıl geldiğini, yolda neler gördüğünü hiçbir şekilde hatırlamıyordu. Ayakları beynine hükmetmiş, onu buralara getirmişti. Çevresine bakındı, ilk defa görüyor gibiydi, gözleri acıdı. Gözlerini ovduktan sonra günün ışığını retinalarına doldurdu, bir bebeğin annesinin rahminden ilk çıktığında çevresini algılamaya çalışması gibi o da şehrin bu garip, uğultulu sokaklarını ve bağrışan insanları algılamaya çalıştı.

Bunca zaman neredeydi, bunca zaman ne kadarlık bir zamandan oluşuyordu, neler görmüştü... Bu bedene yabancıydı. Üzerinde durduğu kaldırım tanıdık olduğu kadar yabancıydı da... Duraktaki oturağa bıraktı kendisini. Ağzı açık, kendi vücudu üzerinde en ufak bir hakimiyet kuramaz halde, gözleri boşluğa dikilmiş...

Düşündü; kimdim ben? Durağın içindeki reklamın dört köşesine çekilmiş siyah şeritten yansıyan aksine baktı. Burnu düz, gözleri kısık, alnı geniş, yanakları yağlı, saçı yer yer beyazlamış... Düşündü; neler yaşadım ben? Gördüğü aksi ona çok yabancı geldi, bu saçları, diye düşündü yine, kaç yılda beyazlattım? Bu burun hangi koynun kokusunu içine çekti, hangi saçın, hangi parfümün?

Neler yaşadım ben? Diye geçirdi içinden. Daha önceki halini bilebilseydi; kim olmak istediğini, yürüdüğü yolu, hedeflerini, kim olduğunu... Bunları bilebilseydi eğer, kendimi buldum, diyebilirdi; ama kendini bilmiyordu ve insan bilmediği bir şeyi kaybedemezdi.

Dikkatini çevresine yöneltti tekrar; insanlara, arabalara, binalara baktı. Bu Arnavut kaldırımlarını arşınlamadım mı hiç, dedi. Henüz daha ilkokulda annemden emdiğim sütün kokusu hala ağzımdayken, bu kaldırımlarda hayal kurmadım mı hiç? Düşlemedim mi yarını, sakalımın çıkacağı günleri? Dikenli sevda yolundaki ilk acılarımı bu kaldırımların üzerinde çekmedim mi?

Evet, hatırlıyorum. Küçük bir çocuğu ve onun kahkahalarını... Yağmurlu havada fütursuzca taşmış su oluklarında hoplayıp zıplayan çocuğu hatırlıyorum. Annesinin ona bağırışlarını, ona sarılışını ve sadece annelerde bulunan o kokuyu... Fakat bunların hepsini üçüncü bir göz olarak hatırlıyorum. Ne o çocuk bendim, ne de o kadın annemdi. Yine de, bir takım imgeler doluşmaya devam etti zihnine. Başı ağrıdı, gözleri karardı, canı yandı, dudaklarını o kadar sert ısırdı ki kanattı ve yere iki damla kan düştü...

Bütün acılarını hatırlıyorum, dedi. Bütün hayallerini ve hayal kırıklıklarını... Bütün umutlarını... Bazen sadece acı çekebilmek için mutsuzluğu istediğini... Bazense en büyük acılarla karşılaşırken bile hiçbir şey hissetmediğini... Yavaş yavaş öldüğünü... Yavaş yavaş, içten dışarıya doğru çürüyüp, hayatta attığı her bir adımında içinden çıkan irinleriyle Arnavut kaldırımlarını arşınladığını...

Evet, hatırlıyorum. Ama yine de ben hep üçüncü gözdüm... Sadece izledim; ne elimi uzattım, ne de onunla beraber çürüdüm. Hayır, sadece izledim. Kayayı zirveye yuvarlamaktan yorulup, onu son kez zirveye çıkardıktan sonra dönüş yolculuğunu onun altında yapışını izledim... Hayatın bedeninden ayrılışını...

Evet, bunların hepsi oldu. Kimdi o? Ya da daha önemlisi, kimdim ben? Kendime ait herhangi bir anıya sahip değilken, kim olduğunu bilmediğim ancak bütün hayatını dışarıdan izlediğim bu kişinin anılarına nasıl sahip olabilirim ki?

O muydu yoksa, bir gözcü mü sadece? Kısacık ömründe hiçbir şeyle etkileşime girmemiş, sadece izlemiş, sevmemiş, sevilmemiş, ağlamamış ve gülmemiş bir gölge miydi sadece? Bu kadar mıydı? Duraktaki reklamı çevreleyen siyah şeride döndü tekrar, yansımadaki aksine iyice yaklaşarak... Alnı ve göz kenarları kırışık, saçları beyaz... Yaşlanmış, yaşlanmaya da devam ediyor... Bunca zamanı bir gölge olarak mı geçirdi? Bir gölgenin miydi bu beyazlayan saçlar? Saçları ondan çok şey yaşamıştı belli ki... Bu sefil hayatını bir gölge olarak mı sonlandıracaktı?

Hayır! Hayır, dedi tekrar yüreğinden yükselen bir böğürtüyle, ben yaşamak istiyorum. Şu anda farkına vardığım hayatı yaşamak istiyorum. Şu anda gördüğüm renklere dokunmak, şu anda yerde oturmuş gitar çalan müzisyeni dinlemek istiyorum. Ama nasıl? Bir gölge nasıl yaşayabilir ki? Nasıl tutabilirim ki ucundan hayatın, hem de onun ne olduğunu daha bilmezken...

En başta olduğu gibi tekrar duraktaki oturaklara çöktü. Omuzları sarkık, dudağından akan kanlar pıhtılaşmış ve kabuk tutmaya başlamış halde...

Çevresinde hiçbir şey değişmiyordu sanki. Her saat farklı bir telaş sürüp gidiyordu. Herkes hayatın içindeydi ama onu kontrol edebilenler pek bir azdı. Çoğunluk kendilerini akıntıya kaptırmış, ilerliyordu. Ya da geriliyordu, zaten yön bir çoğunun umurunda da değildi.

Otobüs geldi, durağı boşalttı. Sonra durak tekrar doldu, tekrar otobüs geldi, durağı tekrar boşalttı, durak tekrar doldu.

O oradaydı, bütün bu süre ve bütün bu karmaşa boyunca oradaydı. Her köşesinden saçmalık fışkıran hayatın içinde bile yer alamamış, çevresindeki insanlar sevişir, üzülür ve gülerken o orada durmuş izlemişti, ne izlediğini bile bilmeden. Filhakika orada olmaya da devam edecekti..

Comments

Popular Posts