DOKTOR BEN PARANOYAK MIYIM?

- Söylüyorum oğlum sana, hepsini duydum, hemen dibimdelerdi zaten.
- Yani sen diyorsun ki; alışveriş yaptığın zaman cüzdanından çıkan paraya bakan kasiyer, yanındaki arkadaşına "ooo bunda da para bolmuş" dedi... Doğru mu anladım?
- Evet, aynen öyle.
- Ayıptır sorması ama alışverişin ne kadar tuttu?
- 18,65.
- Kuruşu kuruşuna aklında, şahane. Peki yine sorması ayıptır ama sen cüzdanından ne kadar para çıkardın?
- 20 lira.
- Başka paran var mıydı? Ayıptır sorması...
- Yoktu.

Gülmemek için ağzını değişik şekillere soktu.

- Anlıyorum... Senin de işin zor yahu.
- Alışveriş yapıyorum binanın güvenliği elimdeki poşetleri görüp "vay vay vay" diyor birader.
- Ne diyorsun?
- Vallahi...
- Yav Hamit, üç gün çalışan on gün yatan adamsın... Sen söylüyorsun, cebine giren en büyük para 20 lira yahu. Ne kadar alışveriş yapabilirsin ve insanlar ne kadar kıskanabilir?
- Kardeşim millet aç aç! Ekmeği kredi kartıyla alıyor millet.
- E oğlum kredi kartıyla alışveriş yapan insan seni niye kıskansın?
- Millet nakit paraya aç!

Daha fazla konuşmadılar ve sahil kenarında oturdukları banktan mehtabı seyre daldılar. Meltem hafif hafif esiyor, denizdeki sallar inceden sallanıp dalgaları betonu tokatlıyordu. Hamit, arkadaşına döndü:

-Ya Murat, senden bir 20 lira borç alabilir miyim?

Murat arkadaşına gülerek baktı ve istediği borcu takdim etti.

- 200 oldu.
- Biliyorum, dedi Hamit sesi hafif titrek bir şekilde, bir iş var o hallolsun hepsini geri ödeyeceğim.

Murat tekrar güldü ve arkadaşının omzunu dostane bir şekilde sıktı.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Arkadaş aracılığıyla tanıştırıldığı bir kızla buluşmak üzere dışarı çıkıyordu ki aynaya son bir kez baktı. Saçını tekrar taradı, gömleğini düzeltti, kendine asi bir hava katmak için üstten iki düğmeyi açık bıraktı. Islık çalarak evinden çıktı, asansörün düğmesine bastı ve beklemeye başladı. Çaktırmadan kapı komşusunun sessiz kapısını kesiyordu. "Kesin beni izliyor." dedi içinden, "Geçen yaptığı gibi peşimden takipçi gönderir mi? Evimi istiyorlar, biliyorum." Asansörün sesiyle kendisine geldi ve demir kapıyı ardından yavaşça kapatırken komşusunun gözetleme deliğini de kesintisiz izlemeyi ihmal etmedi. Asansörün kapısını kapatınca hemen tekrar açtı ve yine yavaşça kapatırken gözetleme deliğini gözleriyle taciz etmekten geri kalmadı.

En sonunda binadan çıktığında bir on beş dakika geçmiş olmalıydı.

Otobüse bindi, çıkan eden var mı diye otobüs camından binanın kapılarını izledi. Kimse yoktu, kesin bir şeyler karıştırıyorlar, dedi içinden.

Sonunda randevu yerine gitti. Ara sokaklardan, kalabalık caddelerden, bir sağa sonra aniden sola geçerek, yürüdüğü yolda birden geri dönüp istikametini değiştirerek gelmişti. Haliyle kırk beş dakika geç kaldı. Kız biraz sitemkar, biraz da beklemenin bitişinden mutlu bir şekilde selamladı Hamit'i.

- Merhaba ben Meliha'nın arkadaşı Ayla, dedi hafif güler bir yüzle.

Hem beklettiği için ona olan kızgınlığını göstermek istiyor, hem de bu koca fırsatını kaçırmamak için elinden geldiğince sevecen yaklaşıyordu. Ayla'nın yaşı 35'i geçmişti ve ne bir koca adayı, ne de koca aday adayı mevcuttu. Hamit son kaleydi, geri sayımdaki biyolojik saatinin son demlerine girmekteydi. E, bir de burası Türkiye'ydi.

- Özür dilerim, çok beklettim. Trafik, malum.
- Yok canım, zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişim. Ayla bu cümleyi kurarken önce Hamit'in eline dokundu sonra kikirdedi ve elini saçlarında gezdirerek reveransını sonlandırdı.

Sohbet sohbeti, gülücük gülücüğü kovaladı.

- Ee nelerden hoşlanırsın? diye sordu Ayla.
- Boş zamanlarımda kitap okur, müzik dinlerim genellikle. Arada bir sahile inip sabah yürüyüşleri yapmak da çok güzel oluyor.
- Gerçekten de öyle. En sevdiğin kitap nedir peki?
- Çok var ama Sefiller’in yeri bir ayrı.
- Sefiller’i ben de çok severim.
- Çok iyi kitap gerçekten ya. Özellikle…
- Jean Valjean!
- Evet, evet, muhteşem bir karakter, lafı ağzımdan aldın. Özellikle kitabın…
- Sonu çok güzeldi.
- Evet, evet. Benim gibi koca bir adamı bile ağlattı.
- Ya Kozet?
- Onun hikayesi de çok vurucuydu. Dönemin…
- Fransa’sını çok güzel anlatan bir kitaptı.
- Gerçekten de öyle, dedi Hamit şaşkın.

Saatlerce konuştular, çok iyi anlaşıyorlar gibi görünüyordu. Hamit her sorduğu soruya onu sevindirecek cevaplar alıyor, Ayla bu kadar ortak noktaları olduğu için şükrediyor ama bir yandan da "ulan 35 yaşını geçtikten sonra mı çıktın karşıma" diye içten içe Hamit'e sövüyordu.

Ayla için gün çok güzel geçmişti, sevdiği her konuyu konuşabildiği ve karşısındakinin de hiçbir sıkılma belirtisi göstermeden dinlediği bir gün olmuştu. Böyle anları çok yaşamıyordu, karşı cinsten biriyle hiç yaşamamıştı. Sırf geceyi mutlu sonla bitirmek için her türlü yalana başvuran diğer koca aday adayları bile bir yerden sonra sıkılıp gitmişti. Ayla mutluydu, Hamit ideal bir eşti.

Öte yandan Hamit'in kafasında tilkiler dönüp duruyordu. "Söylediğim her şeyi onayladı değil mi o?" diye geçirdi içinden. "Bu kadar tesadüf de olamaz. Bazı cümlelerimin sonunu bile o getirdi, resmen lafı ağzımdan aldı. Kesin bu işte bir iş var." İki insanın ortak paydada buluşabiliyor olması akla mantığa sığamayacak bir saçmalıktı. Resmen birbirleri için biçilmiş bir çift kaftandılar, ne bu masal mı? "O manyak karı hayatımla oynamak için mi gönderdi bu kızı? Kesin komşumun işi bu. Sürekli bizim evi sorar zaten; borcu var mı, senin üzerine mi, başka varis var mı..." Hamit bu çirkin oyunu daha başlamadan bitirmişti, kendinden memnun bir şekilde "Haha, yerler mi lan? Kaçın kurasıyım ben?" dedi ve yüzünde koca bir gülümsemeyle evine girdi, girerken de komşusunun gözetleme deliğine gülümsemesinin küstah bir kırıntısını yolladı.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Hamit günlerce Ayla'nın telefonlarını açmadı, mesajlarına cevap vermedi. Kapı komşusunun suç ortağının oltasına bir daha düşecek değildi. Hamit zekiydi, uyanıktı, hey gidi, Hamit kaçın kurasıydı? İş görüşmesi için evden çıktı, kapı komşusunun günahsız duran ama dışı bizi içi Hamit'i yakan gözetleme deliğine de küstah bakışlar fırlatmaktan kendini alamadı.

Binadan çıkarken birinci katta balkonunu temizleyen kadının "Yine sünepe haliyle geziniyor." dediğini duydu. Ona doğru döndü, kadın balkonunun zeminini fırçalıyordu. "Hem laf atıyor, hem de hiçbir şey olmamış gibi işine devam ediyor." dedi Hamit içinden. Güvenliğin yanından geçerken de görevli adamın ona gülüşünün beyazlamakta olan saçlarıyla bir alay ediş olduğunu biliyordu. Kötü insanlar dört bir yanını sarmıştı.

Hamit fabrikaya girdi, patronla görüşmek için sekretere haber gönderdi, sekreterin onu şöyle bir baştan aşağı süzdüğüne emindi. "Ulan bu ceketi niye giydim ya?" dedi, "Bir dakika ya, bu ceket bana yakışıyor. Bana bu kadar yakıştığı için gözleriyle dövüyorlar beni. Ben sizin ciğerinizi bilirim be."

Müstakbel mesai arkadaşlarının bakışları altında eziliyordu. Her ne kadar hepsi önlerindeki aletler ve işlerle meşgul olsalar da Hamit onu gizliden gizliye kestiklerini, bunu örtbas etmek için çalışıyormuş gibi göründüklerini ve birinin diğerine yaptığı kaş hareketinin Hamit'e delicesine yakışan cekete karşı bir çekememezlik olduğunu biliyordu. Kaçın kurasıydı Hamit, yer miydi bunları?

Sekreter geri geldi, Mehmet Bey'le görüşebilirsiniz, dedi ve elleriyle Hamit'i kapıya buyur etti.

- Hoşgeldiniz, buyurun. Dedi orta boylarda, kır saçlı, ince bıyıklı fabrikatör.

Yeşilçam'da az izlememişti fabrikatörleri. İlk yirmi dakikasını karşısındakinin Hulusi Kentmen mi yoksa Erol Taş mı olduğunu anlamakla geçirdi. Sonra Erol Taş'ın fabrikatör olduğu filmleri düşündü.. Hüseyin Peyda dese daha mı iyiydi? Ama o daha çok mafya babası, köy ağası falan olmuştu... Hulusi Kentmen'i seviyordu, bıyık püsküllerini buran yaşlı adam ona güven veriyordu.

- İnşaat mühendisliğinden çok iyi bir dereceyle mezun olmuşsun, dedi fabrikatör.
- Evet.
- Güzel, çok güzel. Özgeçmişin oldukça etkileyici, seninle çalışmaktan mutlu oluruz.

Birkaç lakırdıdan sonra görüşme sona erdi ve fabrikadan çıktığı zaman Hamit'in aklında tek bir düşünce vardı, Mehmet Bey aslında Erol Taş'tı. Onun kadar soğukkanlı bir şekilde gözlerinin içine bakıp duygularıyla oynamış ve sonra da küstahça "Yarın gel, başla." demişti. Bütün olay örgüsünü çözdükten sonra yüzünü fabrikaya döndü, işaret parmağını Erol Taş'ın odasını çevreleyen camlara doğrulttu ve "Ben bu oyunu da bozdum!" dedi. Ellerinde kilolarca kalasla yanından geçen işçilerin bakışlarına aldırmadan...

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Öbür gün iş için aradıklarında telefonları açmadı, ona işi ayarlayan Resul'ün mesajlarına dönmedi. Resul de onlardan biriydi, derhal numarasını sildi ve vatsaptan engelledi, tivitırdan sıpemledi... Alçak Resul, Hamit'in güvenini suistimal etmişti... Bu entrikalar ne zamandır oynanıyordu? Bunu bu kadar geç fark ettiği için kendine kızdı. Tabi ya, dedi, iş kazası süsü vererek sevmediğin birini ortadan kaldırmak için inşaat sahası muhteşem bir alan. Baretini takmadığı bir an kafasına tuğla düşebilirdi... "Alçaklar!" dedi bağırarak.

Artık Murat'ın telefonlarını da açmıyordu. Ona 200 lira borcu vardı ve bu devirde hangi insan bir diğerine bu kadar borç verirdi. Gururuyla oynamak, onu ezmek ve rezil etmek için yapmıştı bunu besbelli. Murat'ı arkadaşı bilirdi, hem de en yakın arkadaşı... O da diğerleriyle birlik olmuştu demek... Hamit için çıkış yoktu, nereye gitse kumpas, alavere, dalavere, numara, yalan dolan, iftira, entrika, şantaj, rüşvet, gizli oyunlar vardı...

İyi insanlar bu dünyada barınamazdı, Hamit de barınamıyordu. Herkes ona karşıydı, otobüs şoförü bile dikiz aynasından ona bakıp bıyık altından gülüyordu. Yan koltukta oturan kadının beş yaşındaki çocuğu bile onunla eğleniyordu. "Şuna bak, elini uzatıp nasıl da gülüyor bana."

Caddede yürürken insanlar ona bakıyordu. Öyle bir hal almıştı ki artık başı sürekli yeri seyreder vaziyette yürümek zorunda kalıyordu. Kulağına gelen fısıltılar hep onu aşağılayan cümleleri barındırıyordu. Bunların hepsi de kıskançlıktan yapılıyordu. Hamit güzel giyinirdi, yakışıklıydı, cebinde nakit parası vardı, ondan başka kimi kıskanacaklardı?

Bütün hayatı gözlerinin önünden geçti, bütün hayatı boyunca kıskanılmıştı. İlkokulda bir tek onun uçlu kalemi vardı, lisede en şık üniforma onundu, üniversitede en iyi notları o alırdı, arkadaş ortamlarında en esprili en konuşkan oydu... Caddenin ortasında durdu ve "Rahat bırakın beni artık!" diye bağırdı. "Sizin uçlu kaleminiz yoktu, anneniz üniformanızı ütülemiyordu, üniversitede partiden partiye koşturmaktan ders çalışmıyordunuz diye bana hayatı dar etmeniz hainliktir!" Caddedekiler durup onu seyretmeye başladı.

"Sırf espri yapamıyorsunuz diye beni niye kıskanıyorsunuz? Kendi esprilerimi size vereyim, siz güldürün. Ben hiç konuşmayayım, siz konuşun. Ama artık hayatı bana zehir etmekten vazgeçin. Nakit para da taşımayacağım bundan sonra, yeter ki rahat bırakın beni."

Onu izleyen yüzler çevresinde döndü, kahkahalar beyninde çınladı, yer altından kaydı ve son hatırladığı şey bu oldu.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kahverengi deri kanepenin üzerinde sol elini kafasının altına koymuş uzanıyordu. Saatin yumuşak tiktakları, pencere pervazındaki kuşun ince ötüşü odayı çok sakin, dünyadan çok uzak bir yer haline getiriyordu. Sağ tarafında, yaklaşık beş adım uzağında bir adam önündeki deftere not almaktaydı.

"Sen söyle doktor," dedi vücudunu adama doğru çevirerek, "sence ben paranoyak mıyım?"


Comments

Popular Posts