HESAP LÜTFEN
Dışarıdan bakıldığında gayet düzenli görünen ancak içine girildiğinde düzensizliğin baş döndürdüğü enteresan keşmekeşlikteki kafenin alelade bir masasında oturuyordu. Ne kafenin, ne masanın, ne de sandalyede oturanın -sandalyeyle beraber- ayırt edici hiçbir özelliği yoktu. Yemeğinden başını kaldırdı ve konuştu:
Karşıdaki -ya da yandaki, yemeğinden başını kaldırmış olsa bile konuştuğu kişi baktığı yönde değildi- şaşkın:
"Hangi işi?"
"O işi."
"O işi yapabilmek için henüz fırsat bulamadım."
"Ne zaman müsait olacaksın?"
"Ne için?"
"O işi yapmak için."
"Hangi işi?"
"O işi."
"Bilmiyorum."
"Sabahtan beri konuşuyoruz ya."
"Hayır, o işi yapmak için ne zaman müsait olacağımı bilmiyorum."
"Hangi işi?"
"O işi işte."
"Ha, anladım."
"O işi yapabilmek için henüz fırsat bulamadım."
"Ne zaman müsait olacaksın?"
"Ne için?"
"O işi yapmak için."
"Hangi işi?"
"O işi."
"Bilmiyorum."
"Sabahtan beri konuşuyoruz ya."
"Hayır, o işi yapmak için ne zaman müsait olacağımı bilmiyorum."
"Hangi işi?"
"O işi işte."
"Ha, anladım."
Cevabını aldıktan sonra tekrar yemeğine döndü. Masada artık iki yemek tabağı vardı, şimdi karşı karşıyaydılar, cam kenarında oturuyor, dışarıdaki havayı göz ucuyla seyrediyorlardı. Ötekisi bir tespitte bulunuyormuş gibi konuştu:
"İnsanlar geliyor."
"İnsanlar gidiyor da."
"Hem geliyorlar, hem de gidiyorlar diyebilir miyiz?"
"Pek tabii, neden olmasın?"
"Peki neden geliyorlar?"
"Gelmiş olmak için."
"Ya da gidebilmek için."
"Ya da dönebilmek için."
"Oksimoronlarla nereye kadar?"
"Gittiği yere kadar."
"Ya da geldiği yere..."
"Ya da döndüğü..."
"İnsanlar geliyor."
"İnsanlar gidiyor da."
"Hem geliyorlar, hem de gidiyorlar diyebilir miyiz?"
"Pek tabii, neden olmasın?"
"Peki neden geliyorlar?"
"Gelmiş olmak için."
"Ya da gidebilmek için."
"Ya da dönebilmek için."
"Oksimoronlarla nereye kadar?"
"Gittiği yere kadar."
"Ya da geldiği yere..."
"Ya da döndüğü..."
Ötekisi bu sefer memnuniyet içerisinde, gülerek başladı konuşmasına:
"Sizinle sohbet etmek pek bir keyifli azizim."
"Bilmukabele, ben de aynı şeyi düşünürüm."
"Ne zaman ?"
"İşte ara ara... Dün düşünmüşümdür belki. Ya da yarın düşüneceğimdir..."
"Anlıyorum."
"Bu dünyada bir şeyi anlayabilmek de mucize, imreniyorum size doğrusu."
"Hangi konuda?"
"Anlayabildiğiniz için diyorum..."
"Neyi?"
"Evet..."
Belli bir zaman geçmişti. Aslında pek geçmemişti de... O kadar az zaman geçmişti ki, hiç zaman geçmemiş gibi hissettiren bir andan sonra ötekisi konuştu tekrar:
"Diğerleri neden biz yokmuşuz gibi davranıyor?"
"Diğerleri neden biz yokmuşuz gibi davranıyor?"
Diğeri, sadece başlangıçta başını yemeğinden kaldırmış, bir daha da aynı hareketi tekrarlamamıştı. Bütün dikkati yemeğinde, cevapladı:
"Patates kızartmanı kaşıkla yediğin için olabilir belki..."
"Suç mu ki?"
"Normal değil."
"Normal nedir?"
"Bizim dışımızda kalan her şey."
"Anladım."
"Evet."
"Suç mu ki?"
"Normal değil."
"Normal nedir?"
"Bizim dışımızda kalan her şey."
"Anladım."
"Evet."
Ötekisi, uzaklardaki dini figürü fark etti. Figürden aldığı ilhamla, biraz kederli, konuşmaya başladı:
"Baba sevgisinden mahrum kaldık, sanki her şey o yüzdenmiş gibi geliyor. "
"Dindar mısınız?"
"İnançlıyım."
"İnanacak bir şeyler bulabiliyor olmanız çok güzel."
"Siz inanmaz mısınız?"
"Neye?"
"Herhangi bir şeye?"
"Bilmem."
Ötekisi tekrar mutlu, 'Sizinle çok iyi anlaşıyoruz.', dedi. Diğeri, yemekle yapabileceği her şeyi yapmış olduğu ve başka yapacak bir şeyi kalmadığı için başını kaldırıp yorgun gözlerle konuştu:
"Bir elmanın iki yarısı gibiyiz."
"Bir fidanın güller açan dalı gibi."
"Bir orman gibi."
"Kardeşçesine."
"Bir ağaç gibi."
"Tek ve hür."
"Size sarılmak isterdim."
Diğeri elini kaldırıp sandalyesini masadan uzaklaştırarak, 'Lütfen azizim, sululuğa gerek yok.' dedi. 'Siz de haklısınız.' diyerek yanıtladı ötekisi.
"Burada neden buluştuk?" Ötekisi susmak istemiyordu.
"Burada?"
"İşte şu an bulunduğumuz yer."
"Bir yerde miyiz ki şu an?"
"Kafedeyiz ya."
"Kafe nerede?"
"İşte ...Caddesi'nde."
"O nerede?"
"...İlçesinde."
"Peki o?"
"...İlinde."
"Devam edin."
"...Ülkesinde ve o da Dünya'da."
"Kendisi de hali hazırda dönmekte."
"Yani?"
"Sabit bir yerde olduğumuzu pek iddia edemeyiz gibi."
"Bu biraz zorlama oldu."
"Ama sonuçta oldu."
"Peki çıkarımımız?"
"Sabit bir yerde değiliz hiçbir zaman."
"Ama dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz."
"Aynı yer olmuyor, ya hava kararmış oluyor, ya da insanlar değişmiş. Şu dörtgen mekan bile gece farklı bir auraya, gündüz farklı bir auraya sahip oluyor. Mekanlar da canlıdır azizim, onların da ruhu vardır. Dışarıdan aynı görünse bile içi değişmiştir. Dünya turunu tamamlayıp ilk haline döndüğünde hiçbir şey aynı değildir."
"Şerefe efendim."
"Şerefe kardeşim."
"Şerefe kızım."
"Şerefe oğlum."
"Şerefe babam."
"Ve şerefe annem."
"Şerefe Tanrım."
"Ve de şerefe kainat."
Bir tören havasında tokuşturdular kadehlerini. Ötekisi camdan baktı, gözlerini kıstı, yüzü kasıldı.
"Hava karardı sanki."
"Bence kararmadı." diye yanıtladı diğeri.
"Bana öyle geldi bir an."
"Ruhunuz mu karardı yoksa?"
"Ruhum hiç aydınlanmamıştı."
"Üzücü."
"Üzücü olduğunu bilebilmek için mutluluğu tatmak lazım."
"Mutsuz musunuz?"
"Dediğim gibi, hiç mutlu olmadım. Belki de şu an mutluyumdur."
"Boşverin, zaten abartılı bir kavram."
"Mutlu olmak hakkımız değil mi?"
"Sahip olmamız gerektiği halde sahip olamadığımız, sahip olmak için mücadele verip öldüğümüz o kadar çok hak var ki..."
"O da doğru."
"Hava karardı sanki."
"Bence kararmadı." diye yanıtladı diğeri.
"Bana öyle geldi bir an."
"Ruhunuz mu karardı yoksa?"
"Ruhum hiç aydınlanmamıştı."
"Üzücü."
"Üzücü olduğunu bilebilmek için mutluluğu tatmak lazım."
"Mutsuz musunuz?"
"Dediğim gibi, hiç mutlu olmadım. Belki de şu an mutluyumdur."
"Boşverin, zaten abartılı bir kavram."
"Mutlu olmak hakkımız değil mi?"
"Sahip olmamız gerektiği halde sahip olamadığımız, sahip olmak için mücadele verip öldüğümüz o kadar çok hak var ki..."
"O da doğru."
Tramvayın kornasını duyunca ötekisini tutup çekti diğeri. Ama hayatını kurtarma amacıyla değil, başı yerdeydi, bir şey yapmak istiyordu ama kararsızdı, sık sık arkasına dönüp bakıyor sonra başını yere tekrar eğiyordu. En sonunda konuştu:
"Hesabı istemem lazım."
"Başınız gururla kalkık, göğsünüz şişik, alnınız ak bir şekilde isteyebilirsiniz efendim." dedi ötekisi.
"İşte bu azizim, emin olduğum tek şey."
"Başınız gururla kalkık, göğsünüz şişik, alnınız ak bir şekilde isteyebilirsiniz efendim." dedi ötekisi.
"İşte bu azizim, emin olduğum tek şey."
Ve elini kaldırdı.
Comments
Post a Comment