GECENİN İÇİNDE
Soğuk bir bahar gecesinde, dolunayın gümüşi ışığıyla aydınlanmış bir sokakta yürüyordu. Çiy düşüyor, solgun tenini yavaşça soğutuyordu. Kaynar bir soğuktu; teninin üstü hafif ürpermiş, tüyleri diken diken, ama altı fokur fokur kaynamakta… Teni gerçekten mi solgundu yoksa dolunayın bir oyunu muydu, bilinmez. Sokak karanlıktı. Düşüncelerinden sıyrılmak için düşmüştü sokağa. Bir kez daha, yine… Tek başına kaldığı her anda onu yiyip bitiren düşünceler… Fırsatını bulur bulmaz zihnindeki çatlaklardan yüzeye akın akın çıkan düşünceler… Başı öne eğik yürürken birden arkasına döndü. Karanlığın içinde yankılanan ‘tak, tak’ onda sesin kaynağını bulmaya yönelik bir istek uyandırmış olabilir… Ya da belki de bir şeyler görmek istediği için ‘tak, tak’ sesini o hayal etmiş olabilir… Bir şeyler görür gibi oldu, kaşları çatık bir halde karanlığın içindeki bir noktaya odaklandı… Koca şehirde tek buhran geçiren o olamazdı ya… Yoldaş bulma ihtiyacı onu karanlıkta bir şeyler görmeye itiyordu belki de… Çünkü hayatında ilk defa o an bir yoldaşa sahip olma ihtiyacını iliklerine kadar hissetti. Ama her şey dolunayın bir oyunuydu… Karanlık sokağın ona verebileceği tek şey hiçlikti. Omuzlarını silkti, yürümeye devam etti ancak çok geçmeden gözleri karardı, ay söndü. Anın şokuyla ellerini kendi ekseni etrafında salladı. Hiçbir şeye temas edemiyor, kendisini adeta uzay boşluğundaymış gibi hissediyordu. Kendindeydi, çevresinin ve kendi benliğinin bilincindeydi fakat yolunda gitmeyen bir şeyler vardı.
Bu halde yürümesine kaldığı yerden devam ediyordu. Dediğimiz gibi, bilinci yerindeydi ama ayaklarını oynatan o değildi. Biri onu taşımıyordu da, hayır. Yürüyen oydu, kendi ayaklarıydı onu taşıyan, tek fark bu eylemin bilinci açık olmasına rağmen bilinçli bir şekilde gerçekleşmiyor oluşuydu. Ayaklarına durmalarını emretti, sözünü geçiremedi. Vücudu bir isyan halindeydi, beyni kontrolünü kaybetmişti. Gözleri açıldı, tıpkı kapandığı gibi, bir anda. Dolunay yerindeydi, gümüşi ışığı tekrar solgun tenine çarpıyordu ve kendisini bir ormanın ortasında buldu. Karşısında büyük bir alev yanmaktaydı, çevresinde dans eden siluetler, nereden geldiği belli olmayan ürpertici bir müzik… Her şeyin tam ortasında ise diğerlerinden farklı olarak, onun gibi kanlı canlı, etten ve kemikten bir insan durmaktaydı. Elini uzattı, sanki uzun zamandır onu bekliyormuş gibi bir misafirperverlikle… Ayakları tekrar kendi istemi dışında hareket etmeye başladı. Beyni korku ve panik içindeydi, vücudu terliyor, göz bebekleri büyüdükçe büyüyor, gözleri yaşarmaya başlıyor, çenesi titriyordu. Beyni vücuduna durmasını emretti, bu isyan hemen sonlandırılmalı ve kontrol tekrar beyne verilmeliydi, beyni zonkladı, kafatasını parçalamaya çalıştı… Ayakları ona elini uzatan siyah pelerinlinin önüne geldiği anda durdu. Sağ eli havalandı, yine istemsiz. Beyni çıldırmak üzere, gözleri siyah pelerinliye bakmamak için yuvalarından çıkmaya çalışırcasına fır dönmekteyken eli pelerinlinin eline kondu. O an yok oldu.
Siluetti. Diğerleri gibiydi. Kendi vücudunu görebiliyordu ama artık o değil, onun bir yansımasıydı, onun çekirdiği, onu o yapan şeydi. Siluetler dans etmeye devam ediyordu. Şeytani bir esriklik içerisinde ‘tecavüz, tecavüz, tecavüz, öldür, öldür, öldür’ diye bağırıyorlar, yüksek sesli kahkahaların peşinden gelen ani öfke çığlıkları ağlama kriziyle ve ‘kan’ çığlığıyla sonlanıyor, histerik bir olaylar silsilesi yaşanıyordu. Müziğin doruk noktasında delirmiş gibi bağırıyorlar, onu yanlarına çağırıyorlar, iç içe geçmeyi, bir bütün olmayı teklif ediyorlardı. Kaçış yok, diyorlardı çevresinde dönerlerken. Pelerinlinin kahkahası ormanın her bir köşesinden yankılanarak onun kulaklarına geliyordu. “Doğasını inkar etmeye çalışan bir zavallısın sen. Herkesin yolu buraya çıkar, kaçmaya çalışmak beyhude.” Konuşmaya çalıştı, olmadı; bağırmaya çalıştı, olmadı; kaçmaya çalıştı, olmadı; hepsinin sonucunda karşılaştığı tek şey pelerinlinin kahkahalarıydı. Müzik tekrar doruk noktasına geldiğinde aynı siluetler tekrar çığlık attı. Nefret! Nefret, diye inliyorlardı. Farkında olmadan siluetlerden bir tanesiyle bütünleşti. Zihninden kan ve ceset görüntüleri geçti. Kalbi göğüs kafesini parçalamaya çalışıyordu, nefes alamıyor, boğuldukça boğuluyordu. Bir başka siluet üzerine doğru geliyordu, niyeti onunla bütünleşmekti. Kaçmaya çalıştı, bir başkasıyla bütünleşti. Zihninde ağlayan çocukların ve gülen yetişkin bir erkeğin görüntüsü belirdi. Burada öleceğini, yok olacağını, cehennemin böyle bir şey olduğunu düşünüyordu.
Sonra ne oldu bilinmez, her şey yok oldu. Kendisini ormanın ortasında yere uzanmış bir halde buldu. Ayağa fırladı, koşmaya başladı. Ormanın neresinde olduğunu, hangi yönden kurtuluşa daha çabuk ulaşacağını, her şeyi geçtik, daha hangi ormanda olduğunu bile bilmiyordu. Ama koştu. Tüm gücüyle koştu, tüm korkusuyla. Ağaçların arasından birileri onu izliyordu, biliyordu. Gülüyorlardı, duyuyordu. O nereden geldiği belli olmayan ürpertici müzik ve dansın ritmi peşinden gelmekteydi. Koştu, hiç durmadan. Düştü, aynı hızla geri kalktı. Onlar peşindeydi, onlar her yerdeydi. Durmak benliğini kaybetmek demekti. Onlar bunu istiyordu, benliğini. Ölmek… Ölmek demekti! Durmadı… Durmadı!
Asırlar gibi hissettiren bir sürenin sonunda ormanın bittiğini ve çitlerin başladığını fark etti, aldığı hızla üzerine atladı. Dikenli teller yüzünü ve ellerini kesti, neredeyse gözü çıkıyordu. Vücudu daha başka yaralar da aldı ancak hiçbirini hissetmiyordu şu an. Kendisini çitlerin arkasında daha güvende hissetti, soluklanmak için eğildi, ellerini dizlerine dayadı, karanlık ormanın içinde binlerce göz gördü. Parlıyorlardı, hem de ne şeytani bir parlama… Ne istediklerini biliyordu, kahkahayı duyunca tekrar koşmaya başladı. Hep aynı kahkaha; ateşin başında bekleyen pelerinlinin kahkahası…
Nerede olduğunu bilmiyordu, tek bildiği koşması gerektiğiydi, koşmak zorunda oluşuydu. Çevredeki evlerin, dükkanların kapılarını çaldı, camlarını yumrukladı umutsuzlukla. Hiç kimse yanıt vermedi. Dolunayın gümüşi ışığı şehre ayrı bir uğursuzluk katıyordu. İlk gördüğü boş binaya girdi, tekrar soluklanmak için. Bina zifiri karanlıktı. Karanlığın içinde huzursuz bir sessizlik… Gözler parıldıyordu yine, uğursuz bir rüzgar tüylerini diken diken ediyordu… Ağladı. Cenin pozisyonuna çöktü ve ağladı… Kahkahalar çevresini sardı, tüyleri elektriklendi, son çok yakınındaydı…
Bütün gücüyle ayağa fırladı, eliyle boşluğu kendinden uzaklaştırdı. Yerde ağlarken üzerine çökenler, o ayağa fırladığında yok olmuştu. Ağladı, kaçtı, ağladı, yalvardı, kaçtı, ağladı…
Siluetler… Onlar… Onlar bütünleşmek istiyorlardı. Onun benliğini kendi benliklerine katmak… O gaddarlıkla, o canilikle, o nefretle, o kinle onun benliğini boğmak istiyorlardı. Doğasından kaçan bir zavallı… Ta kendisi! Geniş bir caddeye çıktı; bağırarak koşuyordu, kimse ışıklarını yakmıyor, kimse cama çıkmıyordu. Karanlıktan uzak kalmalıydı, neden güneş doğmuyordu ki? Ne lanetli bir gece…
Bir kapı, bembeyaz parladı bir anda, hiçliğin ortasında. Kapıya doğru koşarken ay söndü, kapı da onunla birlikte… O kem gözler etrafını sardı, yine. Kahkahalar beyninin kıvrımlarına kadar, nöronlarına kadar giriyor, yankılandıkça yankılanıyordu. Bilinci açıktı ama vücudu tekrar isyan haline geçmişti. Kapının önünde olduğunu düşünerek yürümeye çalıştı, ayakları geri geri gidiyordu. Tekrar ağladı, çaresizlik içinde, bir daha. Dökecek göz yaşı kalmamıştı, göz yaşı dökmeden ağlamak canını daha da çok yakıyordu. Bağırdı, çığlık attı, Tanrıdan, Tanrılardan, kutsal olan her şeyden, bütün inançlardan, bütün peygamberlerden yardım dilendi.
Nasıl oldu bilinmez, kapıya ulaştı, açtı. Bembeyaz bir ışıktı sadece tek görebildiği… Arkasına bakmadı, kendisini ışığa bıraktı. Evindeydi, odasında, yatağında, gözlerinde yaşlarla.
Bir daha karanlıkta kalamadı. Bir daha düzgün uyuyamadı. Gözlerini kapadığı her an onu ateşin başına götürüyor, sessizliğin çevresini sardığı her an o şeytani müziği geri getiriyordu. Her gün ağlamaktan başka yapabileceği bir şey kalmamıştı. Çaresizlik ve korku. Artık bütün bildikleri bunlardı. Dünya çekilmez bir haldı. Ya da zaten çekilmezdi de onun gözleri yeni açılmıştı… Komik. Trajikomik…
Ne zaman sekizinci kattan aşağıya baksa, serin kaldırım taşlarından gelen özgürlüğün sesini işitiyordu.
Bu halde yürümesine kaldığı yerden devam ediyordu. Dediğimiz gibi, bilinci yerindeydi ama ayaklarını oynatan o değildi. Biri onu taşımıyordu da, hayır. Yürüyen oydu, kendi ayaklarıydı onu taşıyan, tek fark bu eylemin bilinci açık olmasına rağmen bilinçli bir şekilde gerçekleşmiyor oluşuydu. Ayaklarına durmalarını emretti, sözünü geçiremedi. Vücudu bir isyan halindeydi, beyni kontrolünü kaybetmişti. Gözleri açıldı, tıpkı kapandığı gibi, bir anda. Dolunay yerindeydi, gümüşi ışığı tekrar solgun tenine çarpıyordu ve kendisini bir ormanın ortasında buldu. Karşısında büyük bir alev yanmaktaydı, çevresinde dans eden siluetler, nereden geldiği belli olmayan ürpertici bir müzik… Her şeyin tam ortasında ise diğerlerinden farklı olarak, onun gibi kanlı canlı, etten ve kemikten bir insan durmaktaydı. Elini uzattı, sanki uzun zamandır onu bekliyormuş gibi bir misafirperverlikle… Ayakları tekrar kendi istemi dışında hareket etmeye başladı. Beyni korku ve panik içindeydi, vücudu terliyor, göz bebekleri büyüdükçe büyüyor, gözleri yaşarmaya başlıyor, çenesi titriyordu. Beyni vücuduna durmasını emretti, bu isyan hemen sonlandırılmalı ve kontrol tekrar beyne verilmeliydi, beyni zonkladı, kafatasını parçalamaya çalıştı… Ayakları ona elini uzatan siyah pelerinlinin önüne geldiği anda durdu. Sağ eli havalandı, yine istemsiz. Beyni çıldırmak üzere, gözleri siyah pelerinliye bakmamak için yuvalarından çıkmaya çalışırcasına fır dönmekteyken eli pelerinlinin eline kondu. O an yok oldu.
Siluetti. Diğerleri gibiydi. Kendi vücudunu görebiliyordu ama artık o değil, onun bir yansımasıydı, onun çekirdiği, onu o yapan şeydi. Siluetler dans etmeye devam ediyordu. Şeytani bir esriklik içerisinde ‘tecavüz, tecavüz, tecavüz, öldür, öldür, öldür’ diye bağırıyorlar, yüksek sesli kahkahaların peşinden gelen ani öfke çığlıkları ağlama kriziyle ve ‘kan’ çığlığıyla sonlanıyor, histerik bir olaylar silsilesi yaşanıyordu. Müziğin doruk noktasında delirmiş gibi bağırıyorlar, onu yanlarına çağırıyorlar, iç içe geçmeyi, bir bütün olmayı teklif ediyorlardı. Kaçış yok, diyorlardı çevresinde dönerlerken. Pelerinlinin kahkahası ormanın her bir köşesinden yankılanarak onun kulaklarına geliyordu. “Doğasını inkar etmeye çalışan bir zavallısın sen. Herkesin yolu buraya çıkar, kaçmaya çalışmak beyhude.” Konuşmaya çalıştı, olmadı; bağırmaya çalıştı, olmadı; kaçmaya çalıştı, olmadı; hepsinin sonucunda karşılaştığı tek şey pelerinlinin kahkahalarıydı. Müzik tekrar doruk noktasına geldiğinde aynı siluetler tekrar çığlık attı. Nefret! Nefret, diye inliyorlardı. Farkında olmadan siluetlerden bir tanesiyle bütünleşti. Zihninden kan ve ceset görüntüleri geçti. Kalbi göğüs kafesini parçalamaya çalışıyordu, nefes alamıyor, boğuldukça boğuluyordu. Bir başka siluet üzerine doğru geliyordu, niyeti onunla bütünleşmekti. Kaçmaya çalıştı, bir başkasıyla bütünleşti. Zihninde ağlayan çocukların ve gülen yetişkin bir erkeğin görüntüsü belirdi. Burada öleceğini, yok olacağını, cehennemin böyle bir şey olduğunu düşünüyordu.
Sonra ne oldu bilinmez, her şey yok oldu. Kendisini ormanın ortasında yere uzanmış bir halde buldu. Ayağa fırladı, koşmaya başladı. Ormanın neresinde olduğunu, hangi yönden kurtuluşa daha çabuk ulaşacağını, her şeyi geçtik, daha hangi ormanda olduğunu bile bilmiyordu. Ama koştu. Tüm gücüyle koştu, tüm korkusuyla. Ağaçların arasından birileri onu izliyordu, biliyordu. Gülüyorlardı, duyuyordu. O nereden geldiği belli olmayan ürpertici müzik ve dansın ritmi peşinden gelmekteydi. Koştu, hiç durmadan. Düştü, aynı hızla geri kalktı. Onlar peşindeydi, onlar her yerdeydi. Durmak benliğini kaybetmek demekti. Onlar bunu istiyordu, benliğini. Ölmek… Ölmek demekti! Durmadı… Durmadı!
Asırlar gibi hissettiren bir sürenin sonunda ormanın bittiğini ve çitlerin başladığını fark etti, aldığı hızla üzerine atladı. Dikenli teller yüzünü ve ellerini kesti, neredeyse gözü çıkıyordu. Vücudu daha başka yaralar da aldı ancak hiçbirini hissetmiyordu şu an. Kendisini çitlerin arkasında daha güvende hissetti, soluklanmak için eğildi, ellerini dizlerine dayadı, karanlık ormanın içinde binlerce göz gördü. Parlıyorlardı, hem de ne şeytani bir parlama… Ne istediklerini biliyordu, kahkahayı duyunca tekrar koşmaya başladı. Hep aynı kahkaha; ateşin başında bekleyen pelerinlinin kahkahası…
Nerede olduğunu bilmiyordu, tek bildiği koşması gerektiğiydi, koşmak zorunda oluşuydu. Çevredeki evlerin, dükkanların kapılarını çaldı, camlarını yumrukladı umutsuzlukla. Hiç kimse yanıt vermedi. Dolunayın gümüşi ışığı şehre ayrı bir uğursuzluk katıyordu. İlk gördüğü boş binaya girdi, tekrar soluklanmak için. Bina zifiri karanlıktı. Karanlığın içinde huzursuz bir sessizlik… Gözler parıldıyordu yine, uğursuz bir rüzgar tüylerini diken diken ediyordu… Ağladı. Cenin pozisyonuna çöktü ve ağladı… Kahkahalar çevresini sardı, tüyleri elektriklendi, son çok yakınındaydı…
Bütün gücüyle ayağa fırladı, eliyle boşluğu kendinden uzaklaştırdı. Yerde ağlarken üzerine çökenler, o ayağa fırladığında yok olmuştu. Ağladı, kaçtı, ağladı, yalvardı, kaçtı, ağladı…
Siluetler… Onlar… Onlar bütünleşmek istiyorlardı. Onun benliğini kendi benliklerine katmak… O gaddarlıkla, o canilikle, o nefretle, o kinle onun benliğini boğmak istiyorlardı. Doğasından kaçan bir zavallı… Ta kendisi! Geniş bir caddeye çıktı; bağırarak koşuyordu, kimse ışıklarını yakmıyor, kimse cama çıkmıyordu. Karanlıktan uzak kalmalıydı, neden güneş doğmuyordu ki? Ne lanetli bir gece…
Bir kapı, bembeyaz parladı bir anda, hiçliğin ortasında. Kapıya doğru koşarken ay söndü, kapı da onunla birlikte… O kem gözler etrafını sardı, yine. Kahkahalar beyninin kıvrımlarına kadar, nöronlarına kadar giriyor, yankılandıkça yankılanıyordu. Bilinci açıktı ama vücudu tekrar isyan haline geçmişti. Kapının önünde olduğunu düşünerek yürümeye çalıştı, ayakları geri geri gidiyordu. Tekrar ağladı, çaresizlik içinde, bir daha. Dökecek göz yaşı kalmamıştı, göz yaşı dökmeden ağlamak canını daha da çok yakıyordu. Bağırdı, çığlık attı, Tanrıdan, Tanrılardan, kutsal olan her şeyden, bütün inançlardan, bütün peygamberlerden yardım dilendi.
Nasıl oldu bilinmez, kapıya ulaştı, açtı. Bembeyaz bir ışıktı sadece tek görebildiği… Arkasına bakmadı, kendisini ışığa bıraktı. Evindeydi, odasında, yatağında, gözlerinde yaşlarla.
Bir daha karanlıkta kalamadı. Bir daha düzgün uyuyamadı. Gözlerini kapadığı her an onu ateşin başına götürüyor, sessizliğin çevresini sardığı her an o şeytani müziği geri getiriyordu. Her gün ağlamaktan başka yapabileceği bir şey kalmamıştı. Çaresizlik ve korku. Artık bütün bildikleri bunlardı. Dünya çekilmez bir haldı. Ya da zaten çekilmezdi de onun gözleri yeni açılmıştı… Komik. Trajikomik…
Ne zaman sekizinci kattan aşağıya baksa, serin kaldırım taşlarından gelen özgürlüğün sesini işitiyordu.
Comments
Post a Comment