ZİHİNDE GEZİNTİ

Dizelerle pek aram yoktur. Mısra, nesir, nazım bana pek uzak şeyler; zaten kafiye desen Allah'a emanet. Ancak yine de, şairane bir ruh halindeyim. Dert gibi bir şey var, gövdemde ağırlık yapar ara sıra; yaz mevsiminin ortasında hava cıvıl cıvıl ve insanlar mutluyken sonbahar melankolisi yaşatır. En sıcak çölden en sıcak lodos rüzgarları bile esse kemiklerimi titretir.

Enteresan bir şey, anlam veremem hiç. Dert gibi de değil ki meret; tahayyülü zor, bu tahayyülün tasviri daha da zor. Bir çocuğun uzun zaman hayalini kurduğu bir oyuncağa kavuşunca ona bomboş gözlerle bakması gibi ya da, ya da ne gibi bilmiyorum.

Hayatı fazla irdelemedim, ihtiyaç mı duymuyorum yoksa bulacaklarımdan mı korkuyorum, bilmiyorum. Beyaz sayfalar mutlu ediyor yine de beni, ama neyle dolduracaksın ki? Mutlulukla mı, hüzünle mi, acıyla mı, şehvetle mi? Belki hepsinden biraz, belki de hiçbiri... Beyaz sayfayı kirletmeye ne gerek var ki şimdi? O gözü yaşlı kağıt üreticilerini üzmeye ne gerek var? Kağıdın işlevine ters, evet, fakat her şeyi de karalamamalı insan. Senin derdini dinleyen bir varlığı gereksiz ve boş detaylarla sıkmaya ne lüzum var?

Böyle düşünceden düşünceye savrulup hiçbir yere varamadım yine. Nereye varmak istiyordum ki sahi? Hayatta hiçbir şeyin mükemmel olamayacağına mı? Klişe bu, geç. Hayatta her zaman istediğimizi alamayacağımıza mı? E bu da aynı şey, başka? Hayalini kurduğumuz şeylere kavuşmanın bizi yeteri kadar mutlu edemeyeceğine, belki de bizim asıl hayalini kurduğumuz şeyin o hayalini kurduğumuz şeylerin hayalini kurabilme özgürlüğümüz olduğuna mı? Laf ebeliği oldu bu artık...

Hayal kurmak daha iyi sanırım. Martıları izlerken, göğe bakarken, müzik dinlerken, kitap okurken, vesaire... Martı olmanın, özgürce uçmanın hayalini kurmak, o özgürlüğe kavuşmaktan daha mı iyi hissettiriyor? İyi hissettirmese bile bizim aslında tek istediğimiz uçmak değil de, bunun hayalini kurabilmek mi?

Tekerlemeye döndü iş...
Dilin kemiği yok, oradan oraya savuruyor insanı.

"Amaan" dedim kendi kendime, evden çıkmadan önce. Kendi kendimle pek sohbet etmem genelde, beni dinlemez çünkü pek, hep kafasına göre iş yapar. Düşünceler de hiçbir zaman derli toplu değildir zihnimde; birden gelir, birden giderler. Diyorum ya kağıt önemli bir gereç diye, sahiden de öyle. Bazı bazı saçmalamasam böyle, unutuveriyorum kafamda olup bitenleri.

Ne diyorduk...
Dertler, dertlerimiz...
Olmak ya da olmamak safsatası...

Bu göğsümüzün üstüne oturan, bütün ağırlığıyla bizi ezen, bal yediğimiz zaman yüzümüzü ekşiten şey dertten başka nedir ki? Dert diyerek basite mi indirgiyoruz, ya da aslında çok basit olan bir şeyi dert diye adlandırarak yüceltmiş mi oluyoruz? Bir akşam üzeri tramvayda giderken zihnimde canlanan sorulara bak... Bunları düşünmeye beni iten ne? Fazla bir beklentim olmadığı halde hayat bana her şeyden fazlasıyla verdi, buna rağmen eksik olan ne? Neyi arıyorum? Sevgi mi, arkadaşlık mı, aile mi? Hepsi var. Ya da gerçekten var mı? Emin miyim buna? Sevginin tanımını kim yapabilir, ya da arkadaşlığın gerçekten ne olduğunu, veyahut aileyi kim anlatabilir?

Aile enteresan bir kavram. Bize hiç seçim hakkı sunulmayan bir şeyi sevmek zorunda kalıyoruz. Diğer yandan da seçme hakkımızı kullanarak sevmek için seçtiğimiz arkadaş ya da sevgililerimizi de keyfimize göre bir seviyor, bir sevmiyoruz.

Her şeyi suistimal etmeye ne kadar da yatkınız.
Sahile gideceğim sanırım...
Martılara simit atacağım...
Ama bu sefer martı olup uçmanın değil, simit olup yenilmenin hayalini kuracağım...

Hayat ne kadar tek düze... Her günü aynı; sabahları aynı ve geceleri, ve insanları da... Trafik ışıkları bile aynı, gökte gördüğümüz yıldızların bile yerinden oynaması için günler, aylar, yıllar geçmesi gerekiyor. Bir gökbilimci zamanında şöyle demiş oğlunun "Baba hayaletlere inanır mısın?" sorusuna; "İnanırım ama o hayaletlere değil. Ben gökteki hayaletlere inanırım, bak her bir yıldız aslında bir hayalet..."

Sayısalcı deyip geçmemek lazım, onlar da güzel edebiyat yapıyor. Şimdiye kadar ne düşündüm? Oradan buradan, karman çorman, birbiriyle alakasız ama az da olsa yine de alakalı düşünceler saçmalığı sadece... Nereye vardım? Sadece Eminönü'ne. Balık ekmek sandallarına, turist seline, kalabalığa, boğucu İstanbul havasına...

Bu şehirde yürümek bile lüks...
Ama ah o kaosun çekiciliği yok mu?
O adrenalinin, o kalp atışının, o gerginliğin yerini ne tutabilir ki?
Aslında bu da rutinin içinde sönüp giden insanlar için "yaşadığımı hissediyorum" diyebilme lüksü.
Enteresan...

Bir Cezayir asıllı Fransız kalecinin sevdiğim bir kitabında geçer "Ah! Dostum, büyük kentlerde avare dolaşan yalnız kişi nedir, bilir misiniz?" sözü...

Her şeyi bitirebilecek bir son dakika penaltısını gayet soğukkanlı bir şekilde kurtararak neden gelmiş geçmiş en iyi kalecilerden biri olduğunu gösteriyor adeta.

Hayat uçsuz bucaksız bir deniz gibi; bir çoğu karayı bulamadan ölür, bazısı karayı bulduktan hemen sonra bazısı da o buluştan en azından bir lokma tadabilecek kadar yaşadıktan sonra ölür, çok çok az bir kısmı ise o karada ev inşa edebilecek kadar yaşar. Belki de yoktur bile böyleleri...

Aforizma denizi gibi oldu burası...
Serbest bırakılmış zihnin düşüncesiz düşünceleri...
Oksimoron cümle de kurduğuma göre tamamdır.

Göğe Bakamayanlar Durağı koyacağım adını, çünkü düşünmekten göğe bakmayı unutan insanlarız. Yürüdüğüm asfaltı, kaldırımları, merdivenleri, halıları sormak istersen eğer; saatlerce anlatırım, tabi vaktin varsa. Yer, daha hakim olduğum bir alan.

Göğsümüzdeki yüke dönelim. Hani şu hava nasıl olursa olsun(ki bilgimiz olmayan bir konu bu, çünkü yeri izleyip düşünmekteyiz biz) hep bulutlu ve kasvetliymiş gibi hissettiren yük... Dert diyemiyorum artık... Belki öfkedir, belki elem, belki de hayal kırıklığı... Bilmiyorum. Ancak, hep bir şeyler yarımmış gibi hissettiren çirkin bir yüktür bu. Bari ne istiyorsun, onu söyle değil mi?

Yok...
Ben martılara simit atacağım...
Simit olmanın hayalini de kurmayacağım, hayır...
Su da olmak istemiyorum.
Sanırım bir sigara izmariti olmak istiyorum.
Kendi ateşimde yanmak ama en sonunda da bitmek...
Evet evet, ben bitmek istiyorum.

Düşüncelerimi nihayete erdirmenin mutluluğuyla tabakamdan sigara çıkartıp dudaklarıma yerleştiriyorum. Derin bir nefes alıyor, sonra o nefesi pis sulara yavaşça üflerken sigaramı inceliyorum. "Ulan be gavat, ne kadar şanslısın" diyor, bir nefes daha çekiyorum.

Comments

Popular Posts