İNSAN VE İSYAN

Kara bulutların altındaki gri şehirde insanlar işine ya da okuluna gider, uykusuzluktan kızarmış gözlerini ovuşturur ve aksi aksi hayata ve sisteme küfürler yağdırırken bunların hiçbirine aldırmayan, gök gürültülerini kendine müzik, gri şehri fon edinen bir adam gördüm. Dans ediyordu. Öfkeli, tahammülsüz insanların bağırışları, korna sesleri ve kaldırılan kepenklerden başka ses yoktu.

Çok garip geldi… Ya da aslında fütursuzca dans etmek çok normaldi ama hayatın akıntılı sularına karşı koymaya çalışırken biz buna yabancılaştık ve artık garip gelmeye başladı. Öyle absürt bir andı ki; bütün insanlar bir yere koşturuyor, arkadan yürüyen öndekine yavaş yürüdüğü için bağırıyor, öndeki de sabah sabah seninle mi uğraşacağım lan diyor, yağmurdan kaçmaya çalışanlar çırpınıyor, yoldan geçen arabanın sıçrattığı suyla ıslananlar o sudan başlayıp şoförün annesine ve arabayı icat eden kişinin yedi sülalesine kadar uzun bir küfür zinciri başlatıyor… Ve o, hiçbir şeyi umursamadan; yağmura, çamura, kavgalara aldırmadan dans ediyor. Deli mi acaba?

Eğer delilik bu kadar güzel bir şeyse, ben de istiyorum.

“Öhöhöhö”

Aha sıçtık. Montumu iyi yamaladım sanıyordum ama tam becerememişim galiba… Bir de hasta olursam, biterim. Sigortamız yok. İşimiz de yok. Onca okul, aile tarafından harcanan onca para, okunan onca kitap… Bu eforu iş kurmaya harcasaydım, belki de şu an zengindim. Montumu yamalamaz, gider her ay yenisini alırdım… Ya da ne alacağım lan, tutarım özel doktor, bana baksın işi ne? Parasıyla değil mi?

Bin bir çile, kavga ve itiş kakıştan sonra işime geldim. Patronum benimle aynı şehirde yaşamasına, şehrin trafiğini ve nereden geldiğimi bilmesine rağmen geç kaldığım on beş dakika için azar çekti. Yüzüme baka baka, tükürüklerini saça saça… Mesaiye kalacağımı söyleyerek de günaydın faslını bitirdi.

“Maalesef, biz en az iki yıl tecrübeli birisini arıyoruz.” Ben de beş yıldır işsizim. Al sana tecrübe. Uçan kuşa borcum var. Yeri geldi en sevmediğim insanın bacaklarına kapanıp gurur, haysiyet, şeref umursamaksızın borç dilendim. En yakın arkadaşlarımdan o kadar çok borç aldım ki utançtan ne telefonlarını açıyorum, ne mesajlarını cevaplıyorum, ne de yüzlerine bakabiliyorum.

İşte, al sana tecrübe.

“Maalesef, bizim için öncelik tecrübe.” Ne tecrübeymiş be arkadaş? Hiçbiriniz iş vermezse nasıl tecrübe kazanacağız? “Buyurun bunlar diplomalarım. Sertifikalarım da var. Bakın falanca kurumun filanca sınavından şu kadar not alıp filanfalan sertifikası almışım. Bunların hiç mi değeri yok?”

“Tecrübe…”

Tecrübe… Delik pantolonumun çakmak cebinde bir liram var. Dövize mi çevirsem, borsaya mı girsem? Belki bir liralık hisse alır, zengin olurum. Herkese borcunu faiziyle öder, alın ulan bana o kadar yardım ettiniz bu da benden, der üç mislini veririm. Para benim değil mi?

Masama oturdum. Kılımı kıpırdatmak istemiyorum. Neden? Diye bir soru dönüyor kafamda. Beynimi içten dışarıya doğru kemiriyor. Neden buradayım? Neden bunları çekiyorum? Neden o tükürük saçan ağzının ortasına yumruğumu çakıp dişlerini dökmedim? Neden üç kuruş için ruhumu satıyorum? Faturalar için… Kılık kıyafet için… Cep telefonu için… Bilgisayar için… İşe gidip gelebilmek için… Hiç izlemediğim bir televizyon kanalına vergi ödemek için…

Mühim şeyler… Çok çok önemli şeyler. O zaman çalış. Vakit nakittir. Lafta değil, gerçek anlamda.

Gözetmenim yirmi dakikada bir beni kontrol ediyor ve her gelişinde beş dosyayı masamın üzerine bırakıyor. Birini elime alıp bilgisayara geçirdikten ve kayıt esnasındaki hataları düzelttikten sonra geçiyorum diğerine. Bu bir öncekinden farklı, diğeri kırmızı renkliydi, bu mavi. Mavi dosyayı bilgisayara geçirdikten ve kayıt esnasındaki hataları düzelttikten sonra bir diğerine geçiyorum. Bu daha da farklı, rengi beyaz…

Gözetmenim kalın bacaklarına giydiği dar eteği, dar bluzu ve sütyeninden taşan yağlı etleriyle yirmi dakikada bir gelip beni kontrol ediyor, her gelişinde bir beş dosya daha getiriyor…

Daha öğle arasına çok var.

Okumayın çocuklar, sonunuz benim gibi olur. Bir şeyleri değiştirmeye çalışmayın ya da kendinize hedef koymayın. Ne mi yapalım? Koyalım götüne rahvan gitsin…

Hava da yağmurlu. Bulutlar kara kara. Sokak telaşlı. Ne için bunca telaş? Daha çok harcamak, daha çok borçlanmak, daha çok harcamak ve daha çok borçlanmak için… Ne için bunca hırs? Son çıkan telefonu almak için mi? Falanca iş adamının giydiği ayakkabıdan bir tane kapabilmek için mi?

Bu Lidyalıların yatacak yeri yok… Bir söz geldi aklıma; “nasıl ki karaya çıkan ilk kurbağa ilk vraklamasının sanata, müziğe, edebiyata ve medeniyete dönüşeceğini hayal edemediyse; Lidyalılar da icatlarının savaşa ve yıkıma yol açacağını hayal edemediler.”

Sikeyim felsefesini… Cebimdeki bir lirayı ovsam, ama çok tutkulu bir şekilde ovsam çoğalır mı? Gök gürültüleri de geldi. Kepenkler açılıyor. Telaş devam ediyor. Her insan yıllardır kurduğu hayalin peşinden koşuyor. Güzel günlerdi…

Sonunda işten çıkıyorum. Beynimin muhallebi kıvamına geldiğini hissediyor, ben de diğerleri gibi nefretle çevremi izliyorum. Hıyara bak, yolun ortasında durmuş. Ya kardeşim hızlı olun biraz, eve gideceğiz ya. Pardon biraz ilerler misiniz? Ne bağırıyorsun birader yürüyoruz işte!

Hep aynı tantana. Merhaba hayatım, günün nasıl geçti? Herkesinki nasıl geçiyorsa öyle… Bok gibi! Sevdiğin yemeği yaptım. Peki.

Televizyonun başına geç. Zam, büyük büyük sözler, zam, enflasyon, zam, zam, zam…

Eşim internetten Ayten’in bu yaz nerelere gittiğine, Ayşe’nin kıyafet kombinine, falanca masa örtülerine bakıyor. Nesi var masa örtülerinin, diyorum. İki yıl oldu alalı, eskidiler artık. Haklı. Gümüş çatal bıçak seti de almak lazım. Neden? Afedersin misafirler gelince neyle yemek yiyecekler, diyor. Haklı.

Ne yapacağım ben şimdi?

Ne yapabilirim ki?

O misafirleri düşünüyor, gümüş çatal bıçak setini, masa örtülerini, yeni moda kıyafetleri… Bense sokağın ortasında dans eden o adamı. Keşke, diyorum, ben de her şeyi bir kenara bırakıp bir sonbahar sabahı çevremdeki telaşa ve dünyaya aldırmadan dans edebilsem.

Keşke.

Yolun ortasında durmuşum… Cebimdeki bir lirayı ovup çoğalmasını umuyor, çevremdeki mağazalara ve lokantalara bakıyorum. Gök gürlüyor. Lokantadan gelen yemek kokuları burnuma ulaştı. Mağaza vitrinlerinin önünde insan seli… İnsanlar beni umursamıyor, gelen geçen yolun ortasında durmuş bu hıyara çarpıyor ama hiçbiri dönüp bakmıyor. Çünkü aceleleri var. Para kazanmaları lazım. Para kazanıp harcamaları lazım. Sonra daha çok para kazanıp, daha çok harcamaları lazım. 

İşte bir gök gürültüsü daha. Müzik gibi, değil mi? Hiddetli bir müzik. Lanet okurcasına, karşındakinin suratına tükürüyormuşçasına… Yapmam gerekeni buldum. Dans etmeliyim. Dans. Evet dans. Aldırmadan, umursamadan dans. Öyle bakma amca, gel sen de. Hanımefendi korkmanıza hiç gerek yok, deli değilim. Ya da deliyim. Çünkü bir zamanlar umutluydum; bu kara delik gibi sistemin içinde tutunabileceğimi, kendi çapımda bir şeyleri değiştirebileceğimi ummuştum. Sanırım deliyim. Ya da deliydim de artık akıllandım.

Doğrudur, olabilir. Dünya benim için bugün sona erdi. Titre gök, karşımda titre. Sonuçta isyanın en güzel formu sanattır.

Comments

Popular Posts