TOZLU BİR ŞEHİR SABAHI

 Tozlu bir şehir sabahı. Bir bahar günü, tozlu bir şehir sabahı. Yaman geçen bir kışın ardından gelen baharın ilk gününün tozlu bir sabahı. Tozlu bir şehir sabahı. İçim bunalıyor, daralıyor. Şiirler okuyorum, yaşamı sevmek için. Otobüsler kalabalık, kaldırımlar kalabalık, kafam çok kalabalık. Şoför bana bakmıyor, ben de ona bakmıyorum. Kartımı okuttuğum cihazla daha çok muhabbetim oluyor. Otobüs kalabalık. Ama biraz daha sıkışılabilir. İlerler misiniz lütfen biraz? Kimse umursamıyor. Bunu söyleyip söylemediğimden de emin değilim. Kendi sesimi duymadım. Ama abicim orada yer var işte! Bakmıyor bana. Ben de bakmadım kimseye. Tozlu camlardan tozlu şehir manzaralarını izliyorum. Omzumu dürtüyorlar, burnumun dibinde bir otobüs kartı. Alıyorum, cihaza okutuyorum, dönüyorum, geri uzatıyorum, kart yok oluyor elimden. Kim verdi bu kartı? Kim aldı sonra? Bakmadım, bilmiyorum. Kartın rengi maviydi ama, üzerinde şehrin ismi, belediyenin sembolü ve kartın numarası... Günaydın kart, günaydın.

Yürüyorum ama ikide bir de durarak. Tam ritmimi yakalamış giderken önümde bitiveriyor birisi, kesiyor hızımı, durakalıyorum. Kafam gibi kalabalık bu kaldırım. En son ne düşündüğümü hatırlamıyorum, fakat bir beden önümde bitivermeden önce bir şeyler düşünüyordum muhakkak. Düşündüğümüz için geliyor ya başımıza her şey, elbet düşünüyordum ben de. Takıldım bir yere, sonra bir baktım önümde dipsiz bir çukur. Neredeyse Orhan Veli gibi olacaktı sonum. Benim de cebimde 25 kuruş var tepi topu. Ya da cebimde bir tren biletiyle araba kazasında mı ölmeliyim? Camus mü daha iyi öldü, Veli mi? Günaydın. Yüzüme baktı sadece fakülte girişindeki güvenlik görevlisi. Yoksa konuşmadım mı ben? Ama sesimi duymuş gibiydim...

Kantinde sıra, tuvalette sıra, asansörde sıra... Merdivende bile sıra var. Kenarlardan kıvrıla kıvrıla ilerlemeli, şehir yaşamının da en büyük getirisi bu değil midir zaten? Hiç antrenmana ihtiyaç duymadan oldukça esnek hareketler yapabiliyorum. İki kişinin arasından geçtikten sonra aniden karşıma çıkan bedeni kıvrak bir bel hareketiyle geride bıraktım. Evet, biliyorum bu işi. Günaydın. Bankodaki görevli kafasını kaldırmadı. Duymadı mı acaba? Günaydın. Hala bakmıyor. Sanki ilkinde konuşmuş, ikincisinde konuşmamış gibiydim gerçi... 

Şu masamı silmeliyim bir ara. Bilgisayar ekranında da lekeler var. Yahu bu çöpler kimin? Ben topluyorum her mesai bitiminde burayı. Pardon, bu çöpleri kim bırakıyor buraya? Durmadı, yüzüme bile bakmadı, mimik dahi yapmadı. Vay dübürüne, irkilmedi bile! Yine kendi kendime konuşuyorum anlaşılan. Yok konuşmuyorum, düşünüyorum. İç sesim yüzünden dış sesimi duymaz oldum. Hayır, dünyadan kopmadım, böyle edebi şeylere lüzum yok. Dünya da benden kopmadı. Oluyor demek ki böyle şeyler. Bugün tozlu bir şehir sabahı vardı.

Gel pisi pisi. Yüz vermiyor bana. Yemek yiyince geliyorlar bir tek. Hoşuma gidiyor nedense. Bütün saçmalıklar güzel geliyor bana. Gülüşüyor insanlar bahçede, lodos esiyor hafif hafif. Böcekler çıkmaya başlamış, geziniyor bir tanesi elimin üstünde. Hiç sevmem böcekleri, geberesice! Kirlendi elim. Kuşlar uçuyor. Böylesi tozlu bir şehrin sabah gökyüzünde nasıl gezebilirsiniz a kuşlar? Bunalmıyor mu içiniz? Nerede bu mavilikler demiyor musunuz? Çocuklarınıza umut vermek için, güzel günler göreceğiz, mi diyorsunuz? Kanıyor mu onlar da? Yaman bir kıştan çıkan insanı rahatlatacak gökyüzü bu mudur? Yalancısınız kuşlar. Mütemadiyyen yalan söylüyorsunuz hem de. Uçuyorsunuz güya, gidiyorsunuz gönlünüzce, herhangi bir bağ ya da mecburiyet olmadan. Bir de yalan söylüyorsunuz. Alçaksınız kuşlar, alçaksınız.

Şu masamı silmeliyim bir ara. Bilgisayar ekranında da lekeler var. Yine çöp var masamda. Ben toplamamış mıydım bunları? Toplamıştım, evet. Öğle olmuş. Yemek yemek lazım. Ne yesem? Yemekhanede ne var acaba? Otomatın önünde bile sıra var. Seçenek bol tabi, sizler de haklısınız insanlar. Bayat kruvasan mı yemeli, bayat çubuk kraker mi, bayat gofret mi, bayat çikolata mı? Zor, çok zor. Bu seçenekler mahvediyor bizi. İnsan hayatı gün gün planlanmalıydı. Her sene başında dünyanın önde gelenlerinin toplanıp o sene insanların günlerini, saatlerini, dakikalarını nasıl geçireceklerini planlamaları gerekirdi. Dünya Planlama Teşkilatı görevini yapmalı! Böylece her şeyin önünde biriken insanların sayısı azalırdı. Mesela tuvalete gitmeli miyim ben şu an? Yoksa pisuvar sırası beklememek için öğleden sonra 15:40'ta mı gitmeliyim? İnsanlığa yol gösterecek önderlere ihtiyacımız var. Kendi halimize bırakıldığımızda seçeneklerin içerisinde kayboluyor, biriktikçe birikiyor, kuyruklar oluşturuyoruz. Otomatın önünde kalakaldım birden. Yahu benim cebimde tepi topu 25 kuruş varmış. Burada ne işim var?

Çıkış saati de geldi. Bir gün daha bitti. Maaşlara daha on beş gün var. 25 kuruşu on beş güne 1,5 kuruş olarak bölersem ayı çıkartabilirim. 1,5 kuruşa ne gelir? Bir badem belki. Her gün bir diş kemirsem, üç günde biter. Eskiden yirmi beş kuruşluk gofretler vardı, bir işaret parmağı kadar bir şeydi. Ondan her gün bir diş yemek daha kârlı olur. Evet, öyle yapayım. Parmak okutma cihazının önünde de sıra var. Diyorum, bütün işçiler aynı vakitte işten çıkmamalı. Dünya Planlama Teşkilatı dünyayı çok boşladı. Toplanıp toplanıp çay içiyorlar sadece. Her ay da maaş alıyorlar ama. Denilen o ki DPT'nin bütçesi artırılmış, böylece daha fazla çay alınabilecek ve daha sık toplanabileceklermiş. Senede bir kez içtikleri çayın tadına varamıyorlarmış. Çay ne kadar? 1,75 mi? 25 kuruşa ne kadar çay gelir? Yedide birini verin işte bana, maksat ağzımız ıslansın.

Tramvaydan oldum olası nefret etmişimdir. Lütfen biraz açılır mısınız, nefes alamıyorum. Neden kimse bakmıyor bana? Ben konuşuyorum ben! Yahu bir dönün bakın en azından. Bir mimik yapın, bir kaş çatın, bir nıçnıçlayın. Ayıplayın, kınayın, sövün, yahu bir tepki gösterin. Konuşmuyorum galiba ben şu an. Ama duymuyorsunuz yine de. Hiçbir zaman duymadıkları için mi bıraktım konuşmayı? Çok edebi, hoşuma gitti. Gökyüzü sapsarı. Neredesin ey güneş? Neredesin ey göklerin maviliği? Nefes almak istiyorum. Oh, tramvaydan inince rahatladım. Tozlu hava bile iyi geldi bana. Turnikelerden geçiş sırası... Sıra çok yavaş ilerliyor. Keşke bir yağmur yağsa. Kimse kimsenin yüzüne bakmıyor. Birbirlerine çarpıyorlar, birbirlerini itiyorlar ama kimse dönüp kavga çıkartmıyor, sövmüyor ya da uyarmıyor, özür dilemiyor. Kimse yok mu bu yeryüzünde? Hepimiz iç sesimizle mi konuşuyoruz? Sanki sövdü biri... Yok, herkesin kafası yerde. Kimse kimseyle göz teması kurmuyor.

Başımı kaldırıp aşağıdan evimi seyretmeyi sevmişimdir her zaman. Nedenini tam olarak bilmiyorum. Kendimi camda, aşağıdaki bana bakarken hayal ediyorum. Herhangi bir ifade, mimik yok yüzlerimizde, bana el de sallamıyor, he ona bakarsanız ben de el sallamıyorum. Mesafelerin asla aşılamaması ve insanın kendine dahi yabancı olması, hep yabancı kalması. Evet, evet, oldukça edebi. A, yağmur yağıyor. Nihayet. Tozlar iniyor yeryüzüne, sonra tekrar yükselmek üzere. Akıyor pislikler aşağı, yavrulamak, üremek, kozaya girmek, olgunlaşmak ve daha pislik bir halde tekrar yükselmek üzere. Ha, yok. Gözlerimden geliyormuş bu sular. 

Garip şey.

Comments

Popular Posts