MİMESİS

 Yorgun bir günün ardından tek istediği cam kenarındaki koltuğuna oturup kitabını okumaktı, eve girince de yaptığı ilk şey bu oldu. Elini yüzünü bile yıkamadan... Bu kitabı, herkesin delirmiş gibi övdüğü bu kitabı okumak için günlerdir fırsat bekliyordu. Aslında o kutlu gün için saklıyordu, bir tür kutlama olacaktı onun için ancak bugün yaşadıklarından sonra artık geriye kalan tek önemli şey, tek tesellisi olarak bu kitap kalmıştı. Nemli soğuğun hala üzerinde tüttüğü montunu çıkartıp fırlattı. Cam kenarındaki yerine doğru giderken önce içki dolabının önünden geçmesi gerekiyordu, o da öyle yaptı, kendine bir bardak viski almayı da ihmal etmedi. Bardağı şöyle bir salladı, sıvının dans edişini izledi, bir tek buz attı ve yürüyüşüne devam etti. Tekli koltuğu geçti, sonra üçlü koltuğun önündeki masanın dibinden... Bakmadan masanın üstündeki kitabı aldı, o sırada dışarıyı izlemekteydi. Neredeyse bütün şehri görebildiği o devasa manzarayı... Bakışlarını manzaradan ayırmadan koltuğuna oturdu, içkisinden bir yudum alıp pencerenin mermerine koydu ve dizinde duran kitabı açtı.

"Sabah uyandığında içinde güzel bir his vardı. Bugün bütün işlerini kolayca halledeceği gün olacaktı. Üç aydır fakülteden almak için uğraştığı belge artık bugün gelecekti. Evet, böyle olacaktı. Enerjik bir şekilde kalktı yatağından, göbeğini okşayıp kahkaha bile attı. Tuvalete gitti, elini yüzünü yıkadı, mutfağa girdi, kahvaltısını etti, hazırlandı, evden çıkarken masasının üzerindeki pakete baktı, 'bugün o gün' dedi ve merdivenleri üçer üçer, zıplaya hoplaya indi. Durağa adımını atar atmaz otobüsü geldi, işte bugünün o gün olacağının bir işareti daha... Hayatında ilk defa tanımadığı birine günaydın dedi, hem de gülerek. Kartını bastı, boş koltuk bile vardı! Hem de bu saatte! Neşesine diyecek bir şey yoktu hakikaten.

Tramvay durağında indi, onu da fazla beklemesine gerek kalmadı ve araç yavaşlayınca gözlerine inanamadı. Bu da bomboştu! Artık umumi alanda olduğunu unutarak olduğu yerde kahkahalarla gülmeye başladı. Güvenlik görevlisi ona doğru yaklaşmaya başladığında tramvaya binmiş, araç da hareket etmişti. Bu yolu avucunun içi gibi biliyordu, üç ay boyunca hafta içi her gün gidip gelmişti sonuçta. 14 dakika sonra varacaktı fakültenin olduğu durağa. Geçmesi gereken 7 durak vardı. Camdan yolu izledi, surları, araç ve insan trafiğinin yoğun olduğu o kalabalık caddeyi... 

Duraklar dakikalardan hızlı geçti, 10 dakikada vardı fakülteye. Artık gülmüyordu, her şey bu kadar iyi olamazdı. Hava güzel, bindiği araçlar boş ve dakik bir şekilde geliyor... Evinde oturan insan için ne kadar küçük şeylerdir bunlar, halbuki 3 ay boyunca tek bir Allah'ın belası belge için bu yolu her gün gidip gelen kahramanımıza birer lütuftu her biri.

Ama denildiği gibi, artık şüphelenmeye başlamıştı. Geçen ay da buna benzer bir lütuflar silsilesi yaşamış fakat fakülteye geldiğinde görevli kadın 'yazıcımız bozuldu' diyerek yarın gelmesini söylemişti. Bunun üzerinden 1 ay geçti ve yazıcı hala bozuk. Her ne kadar şüphelense de inancını kaybetmemişti, bugün olacaktı bu iş. Olmazsa gidip kendisi yazıcı alacak, getirip takacak ve belgesini alıp defolup gidecekti. Evet!

Duraktan kararlı adımlarla çıktı, yolun karşısına geçti, yirmi adım sonra fakülte kapısının önündeydi. Bir kararsızlık dalgası daha sardı bedenini. Derin derin nefes aldı ve sonunda kapıdan geçti. Ancak tam o anda kolunda bir başkasının temasını hissetti. Bu sert kavrayışın akabinde 75 derece dönmek zorunda kaldı. Kapının hemen dibindeki beyaz kulübenin içinden çıkan güvenlik görevlisiydi bu. Kahramanımızın kapının önünde uzun uzun nefes almasını, tedirgin olmasını izlemiş sonra bir hararetle içeri daldığını görüp iyice şüphelenmişti. Bu yüzden sertti ama kahramanımızın yüzünü görünce tanıdı, özür diledi ve işine döndü.

Kahramanımız kaldığı yerden devam etti, gelin görün ki onun yaşadığını yaşayan her insanda olduğu gibi tekrar kararsız kaldı, cesareti kırıldı. Geri dönmedi, iki dakika önceki kadar sert adımlarla da yürümüyordu, başı da dik değildi... Titrek adımlarla çıktı merdivenleri, halbuki daha iki saat önce zıplaya zıplaya hareket ediyordu. Hayat ne garip!

Memurun önündeydi artık, yaşlı kadın kahramanımızı görünce bıkkınlıkla gülümsedi. Karşısındaki, cesareti kırılmış bu zavallı adamsa mahcup bir gülümsemeyle cevapladı. "Şanslısınız, yazıcı tamir oldu, belgeniz geldi, nihayet çıkartabildik." "Oh!" dedi kahramanımız ve neşesi tekrar yerine geldi. "Hemen verin onu bana."

"Sakin olun beyefendi, burada işte."

"Ah, ah Tanrım! Tanrım sana şükürler olsun." Elindeki belgeyi öpüyor, gözlerini yukarı kaldırıp şükrediyor, sonra tekrar belgeyi öpüp memura gülüyordu. "Hayır..." ani bir duygu değişimine uğradı, kaşları seyirmeye, okşayarak sevdiği belgeye tırnaklarını geçirmeye başladı. Bunu gören memur, yineledi, "Beyefendi lütfen sakin olun!". 

"Hayır... Hayır, hayır, hayır! Bu benim belgem değil! Lanet olsun bu benim belgem değil!"

"Basbayağı sizin belgeniz işte! Ne yaygara yapıyorsunuz?! E.L. siz değil misiniz?"

"Evet benim."

"O zaman derdiniz ne, delirdiniz mi?"

"Delird.. Be.." Nefes nefese kalmıştı. Bütün gücünü toplayarak "Bu şahsın soy isminin üçüncü harfi M, benimki ise N!" diye bağırdı. Memur belgeyi elinden aldı, kahramanımız haklıydı. Bu başka bir E.L. idi. Harf hatası mı diye kontrol etmek istedi ancak hayır, gerçekten de böyle bir isim vardı ve o da belgesini beklemekteydi. Bu arada kahramanımız hala lanetler okumakta, nefes almaya çalışmaktaydı. İnsanlar toplanıyor, çalışanlar çalıştıkları köşelerden kafalarını uzatıyordu. "Tamam, bir yanlışlık olmuş." dedi memur. "Düzeltilemez bir şey değil, sakin olun."

Kahramanımız kendisini yatıştırdı, nefes alış verişleri düzenli hale girdi. "Peki tamam, bekliyorum." dedi.

"Neyi bekliyorsunuz?"

"Belgemi tabi ki."

"Şimdi sisteme kaydınızı yaptırıyorum."

"Ama kaydım var zaten."

"O diğer E.L. içindi beyefendi, siz de gördünüz."

"İyi, peki."

"Kaydınız açıldı, şimdi genel merkezden onay gelmesini bekleyeceğiz."

"Of! Tamam, kaç saat sürer?"

"Bir buçuk hafta ile iki ay arasında değişiklik gösterebilir."

Son duyduğu cümle buydu, gözlerini açıp kendisine geldiğinde demir parmaklıklı bir bölmede elinde sargıyla yatmaktaydı. Kayıp parçaları toparlamaya çalışırken içeriye üniformalı birisi girdi ve bölmenin kapısını açtı. Copu, silahı ve rozetiyle pekala bir polisti. Karakoldaydı öyleyse. Ama neden? Polis memuru kolundan tuttu, kaldırdı, koridora çıkarttı. "Serbestsin." dedi ve kişisel eşyalarını uzattı. "Bir daki.. Nel.." konuşmasına müsade edilmiyor, sürekli itilerek dışarıya yönlendiriliyordu. "Kamu malına zarar vermekten kamu hizmeti cezası aldın. Nerede, ne yapacağın belgede yazıyor. Şimdi yazıcımız arızalı, belgen hazır olunca gel al, yoksa seni hapse atmak zorunda kalacağız." Artık karakolun dışındaydı, "ne belgesi, ne zaman, niye" diye sorular soruyor ancak hiçbir cevap alamıyordu. Memur sırtını dönüp içeri girdi, kahramanımız da başını eğip evinin yolunu tuttu. Yürürken arkasından bir ses duydu "Tamircinin gelmesi bir buçuk hafta ile iki ay arasında değişebilir ama sen her gün uğra, ne olur ne olmaz.". İşte o an hatırladı, dizlerinin bağı çözüldü, düştü, ağladı..."

Bu satırları şaşkınlıkla okuyordu, bu satırlar, bu kitap, onun bugün yaşadıklarını birebir nasıl anlatabilirdi? Ne biçim bir oyundu bu? Tamam isim farklıydı ama kalan her şey aynıydı işte. Saçmalık! Bu dünya en sonunda onu delirtmeyi başarmış mıydı yoksa? Sonraki paragrafı okuduğunda artık adamakıllı korkmaktaydı.

"Yorgun bir günün ardından tek istediği cam kenarındaki koltuğuna oturup kitabını okumaktı, eve girince de yaptığı ilk şey bu oldu. Elini yüzünü bile yıkamadan... Bu kitabı, herkesin delirmiş gibi övdüğü bu kitabı okumak için günlerdir fırsat bekliyordu. Aslında o kutlu gün için saklıyordu, bir tür kutlama olacaktı onun için ancak bugün yaşadıklarından sonra artık geriye kalan tek önemli şey, tek tesellisi olarak bu kitap kalmıştı. Nemli soğuğun hala üzerinde tüttüğü montunu çıkartıp fırlattı. Cam kenarındaki yerine doğru giderken önce içki dolabının önünden geçmesi gerekiyordu, o da öyle yaptı, kendine bir bardak viski almayı da ihmal etmedi. Bardağı şöyle bir salladı, sıvının dans edişini izledi, bir tek buz attı ve yürüyüşüne devam etti. Tekli koltuğu geçti, sonra üçlü koltuğun önündeki masanın dibinden... Bakmadan masanın üstündeki kitabı aldı, o sırada dışarıyı izlemekteydi. Neredeyse bütün şehri görebildiği o devasa manzarayı... Bakışlarını manzaradan ayırmadan koltuğuna oturdu, içkisinden bir yudum alıp pencerenin mermerine koydu ve dizinde duran kitabı açtı."

Nasıl olabilir böyle bir şey? Nasıl? Elinde kitapla ayağa kalkmış, günün son ışıkları üzerine daha iyi düşsün diye camın iyice dibine yanaşmıştı. 

"Nasıl olabilir böyle bir şey? Nasıl? Elinde kitapla ayağa kalkmış, günün son ışıkları kitap sayfalarının üzerine daha iyi düşsün diye camın iyice dibine yanaşmıştı. Kitaba bu kadar dalmışken evin kapısını kurcalayan kara giysili adamı duymadı ve sırtını salona dönmüşken onun sonunda içeriye girip silahını çektiğini de görmedi. Öldüğünden bile habersiz, yığıldı yere. Kitap altında kaldı, ezildi; camda bir mermi deliği ve beyninin küçük bir parçası kaldı. 

Katil yavaş adımlarla yanaştı, susturucusu takılmış silahını masanın üstüne koyup katlettiği adamın yarım bıraktığı içkiyi pencere mermerinden aldı. Ortaya çıkardığı bu biraz kirli işi izleyerek yudumlarken kapı açıldı. "Sayın E.L. evde misiniz? Cüzdanınızı karakolda unutmuşsunuz." katil hemen masanın üzerindeki silahına hamle etti ancak o sırada memur yer değiştirmişti bile. Büyük tekli koltuğun yanından, vücudunun hiçbir zerresini göstermeden ateş etti ve katilin cansız bedeni katlettiği cansız bedenin üzerine düştü." 

Comments

Popular Posts