ANLATI
Yatağında uzanıp tavanı seyrediyordu. Tavanda belli bir noktaydı izlediği, hayır tavanda bir leke ya da, aha nokta bu olmalı, denilebilecek beceriksiz sıvamadan kaynaklı bir şişlik falan yoktu; sadece tavanın belli bir kısmını izlemekteydi. Bu kısım gün içerisinde değişmekte miydi, bu eylemle geçirdiği zamanın niceliği neydi, kim bilebilir? Zamanın niceliği ilginç bir tümce oldu.
Hayır, olmaz bu.
Turkuvaz renkli, havasız, tozlar uçuşan ve garip bir kokunun yükseldiği odasında -ki bu oda enine yedi, boyuna on adımdan oluşuyordu-, yatağında boş boş uzanmaktaydı. Alarm sesi geliyordu uzaklarda bir yerlerden, ancak sonra fark etti ki yatağın yanındaki masanın üzerinde duran saatinden gelmekteydi gürültü. Kafasını çevirdi, büyük zahmet çektiği yüzünden belliydi, sağ kolunun dirseğini çekti sanki onu dayanak yapıp vücudunu yükseltecek ve sol eliyle saate uzanacakmış gibi, ama olaylar böyle gerçekleşmedi, ya da bu sırayla gerçekleşmedi. Sağ kolunun dirseğini çekti sonra sol kolunun da dirseğini çekti ve böylece akla gelmeyeni yapıp sağa ya da sola yönelmeden dikine bir doğrultuyla yükseldi. Kafası hareketsizdi, gözleri tavandaki belirli -ya da belirsiz, buradan emin değilim, değiştirebilirim- bir noktaya dikili ancak gövdesi yavaş yavaş havaya kalkmakta. Şimdi yatağının üzerinde oturur vaziyette lakin kafası geriye yatık, gözleri hala tavanda, işte can alıcı nokta burası; kafası yastığın üzerindeyken izlediği noktayı değil, yatağında doğrulduktan sonra gözlerinin kilitlendiği bir başka noktayı izliyordu artık. Demiştim değiştirebilirim diye. Hayır hiç de karışık olmadı, gözleri hareket etmiyordu çünkü, ama vücudu hareket etmiş, konum değiştirmişti. Gözlerinin bir önceki konumuyla şimdiki konumu arasında yaklaşık bir metre fark vardı.
Evet, şimdi toparladık. Ecnebinin de dediği gibi, now we're cookin'!
Ne zamandır bu odadaydı, bu oda neredeydi, alarm niye çalmıştı ve heyhat en başta alarm neden kurulmuştu? Sanırım her bir satır bizi bu cevaplara götürecektir. Götürmesi gerekir. Götürmelidir. İki adet metalik tak! tak! sesi duydu ve bu yeni gürültü gözlerini ilgi çekici tavandan ayırıp çevresini algılamaya çalışmaya başlamasını sağladı. Pek bir şeyin değişmediğini görebilirsiniz, çünkü çok kısa bir süre sonra bu sefer yerdeki bir noktaya dikti gözlerini. Çevresinde her aşamada bu kadar ilgisini çekecek neler olabilirdi ki? Alt tarafı kahverengi bir masa, kapıları kırılmış bir gardırop, havada uçuşan tozlar, bir adet saat (başlangıçta tanışmıştık), küçük ve görünüşe göre odadaki en sağlam ve bakımlı eşya olarak bir adet dolap... Üzerindeki iki parça kıyafeti saymazsak bütün mal varlığı bunlarmış gibi görünüyor. İki parça kıyafeti pijama gibi tek renk, tek biçim, altının ağı sökülmüş, beyaz donu gözüküyor, üstünde de farklı yerlerde birkaç delik var ve yırtılmış cebi sallanıp duruyor. Genç bir adam bu, saçı sakalı birbirine karışmış, en son aylar önce tıraş almış olmalı, çapakları ve kulak kirleri oldukça görünür vaziyette, en son ne zaman duş aldığı meçhul, odadaki garip koku belki ondan geliyordur. Belki de kapının önündeki çürümüş yemeklerden... Evet kapı görüş alanımıza daha yeni girdi. Betimleme yaparken kafamı çevirmesem göremeyecektim. Hayır onunla aynı odada değilim. Ama belki üstündeyim, belki de içinde. Kim bilebilir? Şahsen ben bilmiyorum. Kapının bulunduğu yeri anlatmam güvenilirliğime gölge düşürebilir çünkü masanın hemen yanındaydı ve mantık denen şeytan icadının pençesine düşmüş birisi, masayı görüp kapıyı nasıl görmezsin, diye çemkirebilir. O yüzden kapının konumundan bahsetmeyeceğim hiç. Ancak kapının altında açılır kapanır bir yuva olduğundan ve bu yuvanın önünde üst üste birikmiş tepsiler ile içlerinde bazıları dökülmüş, bazıları çürümüş yemekler olduğundan bahsedeceğim ve o duyduğumuz tak! tak! sesinin kaynağını öğrenmiş olacağız. Ama bu şekilde üçüncü bir tak! sesine daha ihtiyaç duyuyor olmuyor muyuz? Hayır, çünkü bugün bırakılan yemekler ne dökülmüştü, ne de bırakıldığı yerdeki çok daha önceden bırakılmış yemekleri dökmüştü. Ama peki yeni bırakılan tepsinin bırakıldığı anda öteki tepsiye temas ederken çıkardığı ses, diyeceksiniz şimdi de. Bırakan kişi oldukça nazik bir şekilde koyuyordu tepsiyi, oldu mu? Evet, iyi gidiyorum, itiraz edebileceğiniz pek bir nokta kalmıyor böylece, bunu size çıkartılmış bir orta parmak olarak görebilirsiniz ancak benim terbiyem böyle şeyler yapmama engel oluyor. Yine de siz öyle düşünmek isterseniz tabi ki de buna müdahale edemem. Haddime değil.
Peki buradan sonrasını nasıl ele almalı?
Kahramanımız -hah, kahraman, şu parantez içindeki ünlem işaretinin daha çok yakışacağı bir başka yer olamaz, o yüzden-... Kahramanımız(!) yatağında doğrulmuş vaziyette yerdeki belirli bir noktayı izliyordu. Nokta meselesini en başta çözmüştük, artık uzatmayacağım. Gözleri kımıldamaya, gözkapakları oynamaya, bilinci tamamen açılmaya başladı. Çevresine bu sefer acele bakışlar attı ve inledi. Eliyle gözlerini kapattı, cenin pozisyonunu aldı ve vücudu sarsılarak ağlamaya başladı. Kapıya iki kez vuruldu, bu seferki tak! tak! sesinin kaynağı buydu. Kapat çeneni, diye bağırdı bir ses ve kahramanımız(!) sustu. Yatağından indi, kapının karşısına geçti. Yerdeki yemeklere baktı, üç tepsi, sanırım altı ya da yedi tabak vardı. Altı olmalıydı, yemeklerin arasında hiç tatlı yoktu çünkü. Öyleyse bir çorba, bir de ana yemek olarak düşünmeliyiz. Tümevarımda üzerime yoktur. Tümdengelimde de... Masadan, yataktan, gardıroptan ve küçük bir dolaptan bahsetmiştim. Ancak herhangi bir şekilde sandalye ya da oturak, en basitinden küçük bir köy kıraathanesi iskemlesinden bile bahsetmedim. Çünkü odada bu ve/veya bunun gibi, buna benzer demeli, evet, hiçbir şey yoktu. Ah rahatsız ediyor beni şu dil denen zırvalık! Çünkü odada bir yatak var ve yatağın da üzerine oturulabilir. O zaman siz çıkıp bana demez misiniz, ne olacak iskemlesi yoksa gitsin yatağına otursun! Ah dersiniz, dersiniz siz! Belki de o cümlemde oturak kelimesini kullanmamalıydım, evet, kafamı bu karıştırdı. Tekrar deneyelim. Ancak herhangi bir şekilde sandalye ya da en basitinden küçük bir köy kıraathanesi iskemlesinden bile bahsetmedim. İşte! Çünkü odada bu ve/veya bunun gibi herhangi, buna benzer demeli... Yok hayır, asıl sorun bu cümledeydi. Bunu çıkartmak lazım. Ancak herhangi bir şekilde sandalye ya da en basitinden küçük bir köy kıraathanesi iskemlesinden bile bahsetmedim. Çünkü böyle bir şey yoktu. Evet! Masanın önünde masanın işlevini yerine getirmesine yardımcı olabilecek bir başka eşya yoktu. Yeter, sıkıldım! Siz itiraz etmeye başlamadan hemen açıklayayım, ne dediğimi biliyorum. Kahramanımız(!) yazı yazmak istediği zaman yatağına oturmak ve masanın sağ tarafından -masayı karşımıza aldık, o yüzden sağ, arkamıza alsaydık sol, ama o zaman da perspektif açısından başka sorunlar çıkardı ortaya- uzanıp işini görmek zorunda kalırdı. Tabi kesinlikle susup dinlemeyi bilmediğiniz için ağzınızı yaya yaya, e o zaman masayı döndürsün böylece masada gerektiği gibi yazı yazmış olur, diyeceksiniz. Hayır sivri zekalılar, çünkü masanın ayakları yere montelenmiş. Milim kıpırdatamazsınız! Oldu mu? Kalemi elinde tutan birine itiraz etmeden önce iki kere düşünün artık! Bakın sizin yüzünüzden masanın üzerinde çok durdum ve böylece kahramanımızın(!) yazı yazıp yazmadığından, daha da kötüsü böyle bir imkanının olup olmadığından bile bahsedemedim. Anlatıda büyük bir boşluk bırakıyordum neredeyse ve hepsi sizin suçunuz olacaktı. Evet, kahramanımız(!) yazı yazamazdı çünkü yüzlerce kağıdı olmasına rağmen tek bir kalemi yoktu. Nasıl da kötü bir işkence! Kağıdı olmamasına razıydı, yeter ki küçücük bir kurşun kaleme sahip olabilsindi. Kalem olduktan sonra yazacak yer bulmak kolay. Kahramanımız(!) yazamadı, yazamayacak da. Bu yüzden oldukça içine kapanık. Anlatmak istediği şeyler var. Şimdi anlatmaya başlasa hiç susmadan günlerce sürdürebilir. Ama anlatmak istediği şeylerin çokluğu aslında onun için büyük bir şanssızlık. Çünkü her şeyden bahsetmek isteyecek ve böylece anlatısında konudan konuya koşturup duracak, başladığı lafın sonunu getiremeyecek, bir yerden sonra anlattıkları birbirlerinden çok ilgisiz ve kopuk olacak... Her şeyden de bahsetmemeli insan. Sorun da şu ki neyin önemli olduğunu bilemiyor. Yaşadığı şu zavallı hayatta başına gelen hangi olay bir başkasına uzun uzun, en ince detayları bile atlamadan anlatılabilecek kadar değerli bilemiyor. Kendi kendine konuşuyordu ilk zamanlar -ne zamanki ilk zamanlar?- ama bundan vazgeçmesi fazla uzun sürmedi, kendi anlattıklarıyla kendisini sıkmıştı. Sonra günlerini bakışlarını bir yerlere kilitleyerek geçirmeye başladı. Her gün bilincinin tamamen açılması ve hıçkırarak ağlaması için geçen süre uzadıkça uzadı.
Neyse, sıkıldım. Onu kapının önünde boş bakışlarla yerdeki tepsileri, tabakları, yeni yemekleri, eski yemekleri, çok eski yemekleri ve artık çürümüş yemekleri izlerken bıraktım. Bu ne zamandı hatırlamıyorum. Çok uzun bir süre geçmiş gibi, dün yaşanmış gibi de aynı zamanda. Peki kimdi bu genç adam, diyeceksiniz, rahat durmuyorsunuz. Herhangi bir genç erkekti işte. Ne fark eder ismi ya da cismi? Sonunda ölmüştür herhalde, benim şapşallığım, bazen nasıl da gülüyorum kendime, sanki ölümden başka bir son varmış gibi, sanki insan denen zavallı yaratık ne yaparsa yapsın perde her zaman kapanmazmış gibi bundan bir ihtimal olarak bahsediyorum. İşte bu yüzden kahramanımızın(!) da neler yaşadığını ya da kim olduğunu çok umursamamak gerek.
Bir tür hücreye sıkışıp kalmış birinin, bir yazarın belki de(!), -ve bu hücre sadece zihninin sınırları olarak da görülebilir-, zaman geçirmek için kendini, pekte kendi değilmiş gibi anlatması olarak algıladım bu metni. Ama kim bilir, belki öyle değildir ve öyle olmadığı metnin içinden apaçık anlaşılıyordur. Aslında bu, yararsız bir uğraş, çünkü yazarımız öyle olmadığını düşünüyorsa ve buna ilişkin metnin içine kesin bir belirteç koymamışsa bile; bunu sonradan yapmayacağını söyleyemeyiz. Nihayetinde bu sözler de ona ait: "Kalemi elinde tutan birine itiraz etmeden önce iki kere düşünün artık!" En iyisi fazla bir şey söyleyip de yazarımızı "daha da" çıldırtmayalım.
ReplyDelete