DURAK
Saatin alarmının ilk ötüşü gözlerini açıp yatağından fırlamasına yetti. Koşarak banyoya girdi ancak hemen geri çıktı çünkü dünden hazırlayıp mikrodalga fırının içerisine koyduğu kahvaltısının -iki adet peynirli poğaça- ısınması için aletin düğmesine basması gerekiyordu. İşini hallettikten sonra tekrar banyoya yöneldi, çabuk çabuk tuvaletini yaptı, elini yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı ve odasına geri döndü. Yine dünden ütüleyip hazır bıraktığı pantolonunu ve gömleğini giydi, kravatını el çabukluğuyla bağladı, saçını taradı ve mutfağa döndü. Isınmış poğaçalarını bir kese kağıdının içerisine koydu, dolaptan küçük bir meyve suyu kaptı ve ayakkabılarına doğru ilerledi. İşin en çetrefilli noktalarından birisi burasıydı; çünkü ayakkabısı bağcıklıydı ve iplerle uğraşıp minimum on beş saniye kaybetmeye tahammülü yoktu. Bu yüzden ustaca bağlanmıştı ayakkabıları; istediği zaman ayaklarını içine sokabiliyor, istediği zaman çıkartabiliyor ve bunu da sadece ayağının iki hareketiyle yapabiliyordu. Ayakkabısını giydikten sonra arkasını çekmek için işaret parmağını işin içine katmaya ihtiyaç bile duymuyordu. Önce parmaklarını, sonra ayağının içini sokuyor, topuğunu da sağa sola sallayarak ritüelini tamamlıyordu.
Evden çıktığında ise yeni bir bilmece, yeni bir çetrefil başlıyor; her gün on kat merdiven inmekle, hemen gelip gelmeyeceği meçhul, başka katlarda oyalanmayı çok seven asansörü beklemek arasında kalıyordu. Bugün şansına güvendi ve asansörün düğmesine bastı. Her katta ikişer asansör vardı, onun katındaki asansörlerden birisi şansına hemen iki kat aşağıdaydı, fakat işler umduğu gibi gitmedi. Yolda olduğunu belirten ışığı yanmakta olan asansör bir türlü gelmek bilmedi. Beş saniye onu, on saniye on beşi buldu... En sonunda asansörün yolda olduğunu belirten ışık söndü, asansörün arızalı olduğunu belirten ışık yandı... O zaman işte giriş kattaki, ta on kat aşağıdaki asansör yola çıktı ve tıngır mıngır gelmeye başladı. Yerinde duramıyor, katta volta atıyordu. On beş saniye otuzla buluşmuştu artık... Asansör geldiğinde bundan sonra merdivenleri kullanacağına belki bininci kez yemin ediyordu.
Tıngır mıngır gelen asansör tıngır mıngır indikten ve kapılarını usul usul açtıktan sonra içeriden fırlayarak çıktı. Arkasından kapanan kapının gıcırtısı afyonu patlamamış birinin isyanını andırıyordu adeta. Oturduğu sitenin hemen dışındaki durağa koştu, diğer onlarca kişiyle birlikte otobüsü beklemeye başladı. Güneşin henüz gözükmediği, havanın yeni yeni aydınlanmaya başladığı saatlerdi. Herkesin dünden hazırladığı kahvaltısını yediğini görünce kendi poğaçaları aklına geldi, o da yemeye başladı. Meyve suyunun son birkaç yudumunu sigarasıyla içti, sonunda çöplerini atacağı bir çöp kutusu olmadığı için boş kutuyu kese kağıdının içine sokup elinde tuttu, ancak sigarasının izmaritini yere attı. Çevrecilik de bir yere kadardı.
Dakikalar geçiyordu. Dünden kalan ölüleri toplamak için gelen mavi renkli belediye aracını görünce otobüsün geldiğini sanıp -çünkü buradan geçecek olan otobüs de mavi renkliydi- çok sevinmişti lakin sevinci kısa sürdü. Burası bir yerlere gidenlerin değil, bir yerlere gitmeye çalışanların durağıydı. Günde kaç otobüs geleceği, ne zaman geleceği, heyhat, gelse bile binilecek durumda olup olmayacağı belli değildi. Bu durakta çok insan beklerken ölmüştür. Bir saniyelik kaybın bile telafisi yoktur. Gecikmek size çok pahalıya patlar. Duraktaki insanları izlerken bugün kimlerin öleceğini tahmin etmeye çalıştı. Çok şanssızdı, en az on beş kişi vardı ve bunların çoğu genç, az bir kısmı orta yaşlıydı. Yaşlı denebilecek tek bir kişi bulunuyordu aralarında. Aman yarabbi, dedi içinden ve bildiği bütün duaları saymaya başladı. Fazla dua bilmediğine üzüldü...
Dakikalar saatlere döndü. Gözünü ufka diktiğinde mavi otobüsün başı dik, mağrur bir şekilde yavaş yavaş gelmekte olduğunu gördü. Maalesef tek gören o değildi, böylece diğerlerinin önüne geçme ve otobüse daha kolay binebilmek için pozisyon alma avantajını kaybetmiş oldu. Herkes duraktan çıktı, kaldırımın ucunda durdu. Ayaklar sabırsızca ileriye atılmayı, kollar ise atılma anında kendilerini geçecek olan vücutları tutup geriye fırlatmayı bekliyordu. Otobüs usul usul geldi, ağzına kadar doluydu, belki göz yanılgısıydı belki değildi ama şoförün kucağında bile bir yolcu olduğuna yemin edebilirdi. Şoför duraktakilerin gözlerine tek tek baktı, duraktakiler de şoförü ve duyulamayan ama herkesin beyninde o an dönmekte olan üzücü bir müzik eşliğinde yavaş yavaş önlerinden geçen otobüsün durmadan gidişini izlediler.
Günün ilk mağlubiyetini almıştı. Bir daha otobüs gelecek miydi, gelirse ne zaman gelecekti, hiç bilmiyordu, bilemezdi de... Gençlerden birkaçı umutsuzluk içerisinde ağlamaya başladı. Yaşlı olan kendi otobüs mağlubiyetlerini anlatarak yolcuları umutsuzluğun hain pençelerinden kurtarmaya çalıştı. Sonunun geldiğinin, çok yakınlarda olduğunun bilincinde, adeta bir ermiş edasıyla gülümsüyor, çevresine bir sıcaklık dalgası yayıyordu.
Saatler ilerlerken bir otobüs daha göründü. Kısa bir şaşkınlık anından sonra kendine gelen duraktaki topluluk eskisi gibi tekrar kaldırımın ucunda pozisyon aldı. Otobüs durdu, bütün kapılarını açtı, itiş kakış başladı. Dört kapının sadece üçünden, her bir kapıya bir kişi düşecek şekilde, ancak üç kişi binebilmişti. Kapılardan biri kapanmıyordu, içeridekiler binen adama inmesini salık veriyor, adam inatla duymazdan gelip içeridekilerin elbiselerinden tutarak kendini içeri sokmaya çalışıyordu. Sonunda başardı ve kolları havada, tişörtü belinin üstüne çıkmış, ayaklarından birisi bükülmüş, kafasını sağa sola çeviremez bir halde yolculuğuna başladı.
İkinci otobüsü de kaçırmanın hezeyanı içerisindeydi. İlk otobüsü kaçırdıktan sonra ağlayan gençlerden birisinin ikinci mağlubiyetten sonra kendini atletini kullanarak astığını fark etti. Tüh, daha çok gençti, dedi yaşlı adam hafifçe dudaklarını bükerek. Gençliğinin ateşiyle hala kıpkırmızı bir yüze sahip beden atletin ucunda sallanarak yarın kendisini almaya gelecek belediye aracını beklemeye başladı.
Saatler hızla ilerlemeye devam ediyordu. Güneş artık tepedeydi. Bir otobüs daha geldi, ahali tekrar kaldırımın ucunda pozisyon aldı, otobüs yine durdu. Ancak bu sefer sadece bir kapısını açtı, o da ahalinin hazır beklediği yere en uzaktaki kapıydı, otobüsün arka kapısı. Bir kaostur başladı. Birbirini yere düşürenler, yere düşenlerin üzerinden geçenler, öndekini ensesinden tutup geriye çekenler, yanındakinin muhtelif yerlerine dirsek darbeleri indirenler... Otobüs gittiğinde, o ölümü eski bir dostu bekler gibi bekleyen, ermiş yaşlı adamın otobüsün kapısından gülerek sarkmakta olduğunu gördü. Kimmiş ölen görün bakalım, son yolculuğum değil bu daha, gelecek onlarca yolcuğun ilki henüz, o melun durakta ölümü bekleyin bakalım sizi gidi hergeleler... Kahkahalarla gülüyordu fakat sonra ne oldu bilinmez -büyük ihtimalle bedeni yaşlı koluna ağır geldi, ya da otobüsün ani bir manevrası güçsüz kolunu tutunduğu yerden ayrılmak zorunda bıraktı- son gördükleri şey yerde yuvarlanan yaşlı bir beden ve hiç durmadan ilerleyen otobüstü. İzdihamdan ölmeden kurtulanların tek düşündüğü ise o boşalan yere binememiş olmanın üzüntüsüydü...
İzdihamdan sadece kaşının yarılmasıyla kurtulmuştu, çoğunluk ise ya çıkık uzuvlarla ya da kırık kemiklerle... Onlar gibi şanslı olmayanlar ya başkalarının ayakları altında, ya da duraktan bir an önce ayrılma hevesindeki otobüsün tekerlekleri altında can vermişti. Kaşından akıp gözlerine ulaşan kan görüşünü bulandırmıştı. Yazık ki peçetesi yoktu, gömleği beyazdı. Sağ kolu cansız bir şekilde sallanan yolculardan biri sağlam olan sol koluyla bir peçete uzattı, teşekkür ederek aldı ve kaşına tuttu. Görüşü eski haline dönünce yaşlı adamın cansız bedenine odaklandı. Ne düşünse bilmiyordu, oh olsun mu demeliydi, yoksa üzülmeli miydi?
Güneş yavaş yavaş batacağı yöne doğru yol almaktaydı. Rengi parlak sarıdan turuncuya geçmişti. Durakta kalan bir avuç kişi yaralarına aldırmadan umutla otobüsü beklemeye devam ediyordu. Kaşındaki yara kapanmış, kan pıhtılaşmıştı. Ancak yoldaşının uzattığı mavi-beyaz peçeteye kanın kırmızı renginin ulaşmadığı alan da neredeyse kalmamıştı. Başı dönüyordu. Biliyordu -eğer gelirse- bu göreceği bugünlük(!) son otobüs olacaktı. Şu an tek amacı yarını görebilmekti.
Güneşin artık görünmediği, havanın hala aydınlık olduğu günün o son saatlerinde bir otobüs daha ufukta göründü. O alışıldık ritüel tekrar yaşandı; artık sakat olan kollar ve bacaklar aynı dirayetle çekme, itme, vurma ve atılma eylemlerine hazır bir halde otobüsün gelmesini bekledi. Otobüs tam önlerinde durdu, tekrar bir kaos yaşandı. Cansız uzuvlar havada hareket ediyordu. Sahipleri acı çekmediği için uzuvlarını yaralayıcı bir alet olarak daha rahat kullanabiliyorlardı. Gün içinde aldığı derslerden, belki de kaybettiği kandan bu sefer sakince beklemişti. Karışıklıktan faydalanarak, yumuşak adımlarla otobüse bindi. Yanlamasına binmişti, yüzünün beş santim uzağında bir başka yüz bulunuyordu, yolculuğu çoğu kez yanak yanağa yaptılar ve bu durumu gülerek karşıladılar.
Kapı kapandıktan sonra otobüs hareket etti, artık rahatlamıştı. Bulunduğu yerden dışarıyı seyretti, tek gördüğü durakta kalan insanların otobüsün gittiğini fark etmeden son kalan enerjileriyle birbirlerini dövdüğü anın görüntüsüydü. Otobüs ani bir sarsıntı geçirdi, bir tümseğin üzerinden geçmiş olmalıydı, aklına yaşlı adamın cansız bedeni geldi. İçinde boş meyve suyu kutusunun olduğu kese kağıdını tutan eliyle cebini yokladı, telefonunu almadığını fark etti, canı sıkıldı. Artık onu kim aradıysa, kim mesaj attıysa, o eve dönene kadar beklemek zorundaydı.
Tabi dönebilirse.
Evden çıktığında ise yeni bir bilmece, yeni bir çetrefil başlıyor; her gün on kat merdiven inmekle, hemen gelip gelmeyeceği meçhul, başka katlarda oyalanmayı çok seven asansörü beklemek arasında kalıyordu. Bugün şansına güvendi ve asansörün düğmesine bastı. Her katta ikişer asansör vardı, onun katındaki asansörlerden birisi şansına hemen iki kat aşağıdaydı, fakat işler umduğu gibi gitmedi. Yolda olduğunu belirten ışığı yanmakta olan asansör bir türlü gelmek bilmedi. Beş saniye onu, on saniye on beşi buldu... En sonunda asansörün yolda olduğunu belirten ışık söndü, asansörün arızalı olduğunu belirten ışık yandı... O zaman işte giriş kattaki, ta on kat aşağıdaki asansör yola çıktı ve tıngır mıngır gelmeye başladı. Yerinde duramıyor, katta volta atıyordu. On beş saniye otuzla buluşmuştu artık... Asansör geldiğinde bundan sonra merdivenleri kullanacağına belki bininci kez yemin ediyordu.
Tıngır mıngır gelen asansör tıngır mıngır indikten ve kapılarını usul usul açtıktan sonra içeriden fırlayarak çıktı. Arkasından kapanan kapının gıcırtısı afyonu patlamamış birinin isyanını andırıyordu adeta. Oturduğu sitenin hemen dışındaki durağa koştu, diğer onlarca kişiyle birlikte otobüsü beklemeye başladı. Güneşin henüz gözükmediği, havanın yeni yeni aydınlanmaya başladığı saatlerdi. Herkesin dünden hazırladığı kahvaltısını yediğini görünce kendi poğaçaları aklına geldi, o da yemeye başladı. Meyve suyunun son birkaç yudumunu sigarasıyla içti, sonunda çöplerini atacağı bir çöp kutusu olmadığı için boş kutuyu kese kağıdının içine sokup elinde tuttu, ancak sigarasının izmaritini yere attı. Çevrecilik de bir yere kadardı.
Dakikalar geçiyordu. Dünden kalan ölüleri toplamak için gelen mavi renkli belediye aracını görünce otobüsün geldiğini sanıp -çünkü buradan geçecek olan otobüs de mavi renkliydi- çok sevinmişti lakin sevinci kısa sürdü. Burası bir yerlere gidenlerin değil, bir yerlere gitmeye çalışanların durağıydı. Günde kaç otobüs geleceği, ne zaman geleceği, heyhat, gelse bile binilecek durumda olup olmayacağı belli değildi. Bu durakta çok insan beklerken ölmüştür. Bir saniyelik kaybın bile telafisi yoktur. Gecikmek size çok pahalıya patlar. Duraktaki insanları izlerken bugün kimlerin öleceğini tahmin etmeye çalıştı. Çok şanssızdı, en az on beş kişi vardı ve bunların çoğu genç, az bir kısmı orta yaşlıydı. Yaşlı denebilecek tek bir kişi bulunuyordu aralarında. Aman yarabbi, dedi içinden ve bildiği bütün duaları saymaya başladı. Fazla dua bilmediğine üzüldü...
Dakikalar saatlere döndü. Gözünü ufka diktiğinde mavi otobüsün başı dik, mağrur bir şekilde yavaş yavaş gelmekte olduğunu gördü. Maalesef tek gören o değildi, böylece diğerlerinin önüne geçme ve otobüse daha kolay binebilmek için pozisyon alma avantajını kaybetmiş oldu. Herkes duraktan çıktı, kaldırımın ucunda durdu. Ayaklar sabırsızca ileriye atılmayı, kollar ise atılma anında kendilerini geçecek olan vücutları tutup geriye fırlatmayı bekliyordu. Otobüs usul usul geldi, ağzına kadar doluydu, belki göz yanılgısıydı belki değildi ama şoförün kucağında bile bir yolcu olduğuna yemin edebilirdi. Şoför duraktakilerin gözlerine tek tek baktı, duraktakiler de şoförü ve duyulamayan ama herkesin beyninde o an dönmekte olan üzücü bir müzik eşliğinde yavaş yavaş önlerinden geçen otobüsün durmadan gidişini izlediler.
Günün ilk mağlubiyetini almıştı. Bir daha otobüs gelecek miydi, gelirse ne zaman gelecekti, hiç bilmiyordu, bilemezdi de... Gençlerden birkaçı umutsuzluk içerisinde ağlamaya başladı. Yaşlı olan kendi otobüs mağlubiyetlerini anlatarak yolcuları umutsuzluğun hain pençelerinden kurtarmaya çalıştı. Sonunun geldiğinin, çok yakınlarda olduğunun bilincinde, adeta bir ermiş edasıyla gülümsüyor, çevresine bir sıcaklık dalgası yayıyordu.
Saatler ilerlerken bir otobüs daha göründü. Kısa bir şaşkınlık anından sonra kendine gelen duraktaki topluluk eskisi gibi tekrar kaldırımın ucunda pozisyon aldı. Otobüs durdu, bütün kapılarını açtı, itiş kakış başladı. Dört kapının sadece üçünden, her bir kapıya bir kişi düşecek şekilde, ancak üç kişi binebilmişti. Kapılardan biri kapanmıyordu, içeridekiler binen adama inmesini salık veriyor, adam inatla duymazdan gelip içeridekilerin elbiselerinden tutarak kendini içeri sokmaya çalışıyordu. Sonunda başardı ve kolları havada, tişörtü belinin üstüne çıkmış, ayaklarından birisi bükülmüş, kafasını sağa sola çeviremez bir halde yolculuğuna başladı.
İkinci otobüsü de kaçırmanın hezeyanı içerisindeydi. İlk otobüsü kaçırdıktan sonra ağlayan gençlerden birisinin ikinci mağlubiyetten sonra kendini atletini kullanarak astığını fark etti. Tüh, daha çok gençti, dedi yaşlı adam hafifçe dudaklarını bükerek. Gençliğinin ateşiyle hala kıpkırmızı bir yüze sahip beden atletin ucunda sallanarak yarın kendisini almaya gelecek belediye aracını beklemeye başladı.
Saatler hızla ilerlemeye devam ediyordu. Güneş artık tepedeydi. Bir otobüs daha geldi, ahali tekrar kaldırımın ucunda pozisyon aldı, otobüs yine durdu. Ancak bu sefer sadece bir kapısını açtı, o da ahalinin hazır beklediği yere en uzaktaki kapıydı, otobüsün arka kapısı. Bir kaostur başladı. Birbirini yere düşürenler, yere düşenlerin üzerinden geçenler, öndekini ensesinden tutup geriye çekenler, yanındakinin muhtelif yerlerine dirsek darbeleri indirenler... Otobüs gittiğinde, o ölümü eski bir dostu bekler gibi bekleyen, ermiş yaşlı adamın otobüsün kapısından gülerek sarkmakta olduğunu gördü. Kimmiş ölen görün bakalım, son yolculuğum değil bu daha, gelecek onlarca yolcuğun ilki henüz, o melun durakta ölümü bekleyin bakalım sizi gidi hergeleler... Kahkahalarla gülüyordu fakat sonra ne oldu bilinmez -büyük ihtimalle bedeni yaşlı koluna ağır geldi, ya da otobüsün ani bir manevrası güçsüz kolunu tutunduğu yerden ayrılmak zorunda bıraktı- son gördükleri şey yerde yuvarlanan yaşlı bir beden ve hiç durmadan ilerleyen otobüstü. İzdihamdan ölmeden kurtulanların tek düşündüğü ise o boşalan yere binememiş olmanın üzüntüsüydü...
İzdihamdan sadece kaşının yarılmasıyla kurtulmuştu, çoğunluk ise ya çıkık uzuvlarla ya da kırık kemiklerle... Onlar gibi şanslı olmayanlar ya başkalarının ayakları altında, ya da duraktan bir an önce ayrılma hevesindeki otobüsün tekerlekleri altında can vermişti. Kaşından akıp gözlerine ulaşan kan görüşünü bulandırmıştı. Yazık ki peçetesi yoktu, gömleği beyazdı. Sağ kolu cansız bir şekilde sallanan yolculardan biri sağlam olan sol koluyla bir peçete uzattı, teşekkür ederek aldı ve kaşına tuttu. Görüşü eski haline dönünce yaşlı adamın cansız bedenine odaklandı. Ne düşünse bilmiyordu, oh olsun mu demeliydi, yoksa üzülmeli miydi?
Güneş yavaş yavaş batacağı yöne doğru yol almaktaydı. Rengi parlak sarıdan turuncuya geçmişti. Durakta kalan bir avuç kişi yaralarına aldırmadan umutla otobüsü beklemeye devam ediyordu. Kaşındaki yara kapanmış, kan pıhtılaşmıştı. Ancak yoldaşının uzattığı mavi-beyaz peçeteye kanın kırmızı renginin ulaşmadığı alan da neredeyse kalmamıştı. Başı dönüyordu. Biliyordu -eğer gelirse- bu göreceği bugünlük(!) son otobüs olacaktı. Şu an tek amacı yarını görebilmekti.
Güneşin artık görünmediği, havanın hala aydınlık olduğu günün o son saatlerinde bir otobüs daha ufukta göründü. O alışıldık ritüel tekrar yaşandı; artık sakat olan kollar ve bacaklar aynı dirayetle çekme, itme, vurma ve atılma eylemlerine hazır bir halde otobüsün gelmesini bekledi. Otobüs tam önlerinde durdu, tekrar bir kaos yaşandı. Cansız uzuvlar havada hareket ediyordu. Sahipleri acı çekmediği için uzuvlarını yaralayıcı bir alet olarak daha rahat kullanabiliyorlardı. Gün içinde aldığı derslerden, belki de kaybettiği kandan bu sefer sakince beklemişti. Karışıklıktan faydalanarak, yumuşak adımlarla otobüse bindi. Yanlamasına binmişti, yüzünün beş santim uzağında bir başka yüz bulunuyordu, yolculuğu çoğu kez yanak yanağa yaptılar ve bu durumu gülerek karşıladılar.
Kapı kapandıktan sonra otobüs hareket etti, artık rahatlamıştı. Bulunduğu yerden dışarıyı seyretti, tek gördüğü durakta kalan insanların otobüsün gittiğini fark etmeden son kalan enerjileriyle birbirlerini dövdüğü anın görüntüsüydü. Otobüs ani bir sarsıntı geçirdi, bir tümseğin üzerinden geçmiş olmalıydı, aklına yaşlı adamın cansız bedeni geldi. İçinde boş meyve suyu kutusunun olduğu kese kağıdını tutan eliyle cebini yokladı, telefonunu almadığını fark etti, canı sıkıldı. Artık onu kim aradıysa, kim mesaj attıysa, o eve dönene kadar beklemek zorundaydı.
Tabi dönebilirse.
Comments
Post a Comment