DÜNYANIN SONU NASIL GELDİ?
Gelişmiş uzaylı ırklarından birisi rutin kozmik seyahatlerini icra etmekteyken usul usul durmuş, ne sağa ne sola dönen bir gezegen keşfettiler. Rengarenk gezegen onlara eşsiz bir göz zevki yaşattı ve inip araştırmak istemelerini sağladı. Gezegenin atmosferinden geriye kalan incecik örtüyü geçtikten, radyasyon bulutlarını geride bıraktıktan sonra onları karşılayan tek şey uçsuz bucaksız lav okyanusları oldu. Gemileriyle süzüle süzüle en sonunda ufak da olsa bir kara parçasıyla karşılaştılar ve üzerinde bütün bu felaketlere meydan okuyan bir cisim olduğunu gördüler. İndiklerinde buldukları cisim içeriğinde ne olduğunu anlayamadıkları bir dosyanın ikinci sayfasından sarkan kağıtlardan ibaretti.
"Dönence"
"Dönence"
Binaya her girişinde şirketin ismine bir dakika boyunca bakar durur ve bu ismin reklam için ne kadar uygun olduğunu düşünürdü. Barış Manço ile seslenemeyecekleri kimse yoktu. Bir televizyon reklamında kendilerini öven, müşterilerine ne kadar saygı ve sevgi duyduğunu gösteren üç beş havalı kelam edip arkaya da kah "Arkadaşım Eşek", kah "Sarı Çizmeli Mehmet Ağa", kah "Halhal" nağmeleri koyarak akılda kalıcılığı zirveye taşıyan bir etki yaratırlardı.
Bugün canı sıkkındı, çünkü başına geleni dün şefi arayıp söylemişti. Odasının bulunduğu kata çıktığında her zamanki görüntü onu karşıladı; bir odadan diğerine koşturan ve "etiketi yamuk yapıştırmışsın", "etiketi yanlış yere yapıştırmışsın", "depo kayıtlarını değiştirmişsin, şimdi bütün kaydı baştan yapmak zorundayız", "işinizin ciddiyetinin farkında değil misiniz" diye çığlık çığlığa koşturan şefi ve harıl harıl bilgisayarların klavyelerini canından bezdirerek tuşlara basan işçi arkadaşları... Bu manzarayı dalgın dalgın izlerken bir anda işçilerden biri odadan odaya koşmaya ve bağırmaya başladı; "Tanrım, etiketler! Etiketler bitti! Etiketler! Etiketler!" Kadın işçi tiz sesiyle bağırıyor, büyük ihtimalle içinden bugün topuklu ayakkabı giymeye karar verdiği o ana küfürler ediyordu. En sonunda dayanamadı ayakkabılarını çıkardı, bu ona yaratıcı bir fikir verdi ve etrafta koşturmak yerine olduğu yerde durup ayakkabısının topuğunu masaya vurarak bağırmanın daha etkili olacağını fark etti. Hemen ardından panik havası bir virüs gibi yayıldı, herkesin ağzından bir tek 'etiketler!' sözcüğü duyuluyordu. Neyse ki müdür boş etiketler getirdi ve kadına kaydettiği kitapların numaralarını kendi eliyle bunların üzerine yazıp kitapların sırtlarına yapıştırmasını emretti, kriz çözüldü, herkes derin bir nefes aldı. Dünyayı bir kez daha kurtardık, dediler ve neşe içerisinde çalışmaya devam ettiler.
Bu aksiyon dolu 'hoşgeldin, günaydın' gösterisinden sonra kendi odasına doğru gidip eşyalarını aldı ve dördüncü kattan asansöre bindiğinde gözüyle aletin göstergesini takip etmeye başladı. 4... 3... 2... 1... 0... -1... -2... Kapı açıldı ve önündeki boş, ıssız koridoru derin bir nefes alarak seyretti. Birkaç adım attı ve üzerinde 'Arşiv' yazan kapıya geldi. Açıp açmamakta kararsızdı, mesaisi dolana kadar ortalıktan kaybolsa ve en son kartını basarak çıksa nasıl olurdu? Bir iki gün yapılabilirdi belki ancak eninde sonunda foyası ortaya çıkacaktı. Göğsünde tuttuğu nefesi yavaşça bıraktı ve kapıyı açtı.
İçeride capcanlı bir dünya vardı. En azından havada uçuşan tozlardan seçebildiği kadarıyla. Hep bir koşuşturma, en az yirmi kişi tarafından icra edilen uzanma, açma, germe hareketleri, ve bir tekerleme gibi sürekli söylenen aynı cümle 'birinci sayfaya'.
Bu aksiyon dolu sahneden sonra kafasını etrafta gezdiren birisinin ilk fark edeceği şey, üzerindeki örümcek ağlarıyla 'dünya bizim sayemizde dönüyor' cümlesinin yazılı olduğu tabelaydı. Harika bir motivasyon, diye geçirdi içinden. Buraya gelmesinin, ya da buraya düşmesinin, onu bu kadar sıkıntıya sokması yaptığı işin anlamsızlaşması değildi, işi zaten anlamsızdı. Bu yüzden, biz de bir kitap eksik girsek dünya mahvolur harbiden, dedi kendi kendine. Evet, kütüphane sistemine kitap kaydetmekti işi. Kitabı al, bilgisayardan sistemi aç, yazar/kitap adı/varsa ISBN kodu/kaynakça, dizin, içindekiler kısımları/yayım yılı, yayım yeri, yayınevi/eserin konusu/eserin yazıldığı dil/sayfa sayısı/eserin içinde varsa resim, çizelge, tablo, fotoğraf, levha, tıpkıbasımlar... Bir de tabi en son kitabın etiketini değiştirip, yeni yer numarası vermek.
Burada dünyayı nasıl kurtaracağını merak ediyordu, üzerindeki sorumluluk öyle böyle değildi. Afrikadaki insanlar onun sayesinde temiz suya ve yemeğe ulaşıyor, insanoğlu kendini ve doğayı yok etmek için sürdürdüğü varoluşunu devam ettiriyordu. Birim müdürü onu kolundan tutup rafların önüne çekti ve yapması gereken işi anlattı. Gayet basit, dosyayı aç, sayfaların aralarına gelişi güzel yerleştirilmiş kağıtları topla, düzelt ve birinci sayfaya yerleştir, dünyayı kurtar. Evet, müdürün lafını bitirirken kullandığı cümle buydu, dünyayı kurtar. Cümleyi söylerken ince bıyığı titremişti.
Bugün canı sıkkındı, çünkü başına geleni dün şefi arayıp söylemişti. Odasının bulunduğu kata çıktığında her zamanki görüntü onu karşıladı; bir odadan diğerine koşturan ve "etiketi yamuk yapıştırmışsın", "etiketi yanlış yere yapıştırmışsın", "depo kayıtlarını değiştirmişsin, şimdi bütün kaydı baştan yapmak zorundayız", "işinizin ciddiyetinin farkında değil misiniz" diye çığlık çığlığa koşturan şefi ve harıl harıl bilgisayarların klavyelerini canından bezdirerek tuşlara basan işçi arkadaşları... Bu manzarayı dalgın dalgın izlerken bir anda işçilerden biri odadan odaya koşmaya ve bağırmaya başladı; "Tanrım, etiketler! Etiketler bitti! Etiketler! Etiketler!" Kadın işçi tiz sesiyle bağırıyor, büyük ihtimalle içinden bugün topuklu ayakkabı giymeye karar verdiği o ana küfürler ediyordu. En sonunda dayanamadı ayakkabılarını çıkardı, bu ona yaratıcı bir fikir verdi ve etrafta koşturmak yerine olduğu yerde durup ayakkabısının topuğunu masaya vurarak bağırmanın daha etkili olacağını fark etti. Hemen ardından panik havası bir virüs gibi yayıldı, herkesin ağzından bir tek 'etiketler!' sözcüğü duyuluyordu. Neyse ki müdür boş etiketler getirdi ve kadına kaydettiği kitapların numaralarını kendi eliyle bunların üzerine yazıp kitapların sırtlarına yapıştırmasını emretti, kriz çözüldü, herkes derin bir nefes aldı. Dünyayı bir kez daha kurtardık, dediler ve neşe içerisinde çalışmaya devam ettiler.
Bu aksiyon dolu 'hoşgeldin, günaydın' gösterisinden sonra kendi odasına doğru gidip eşyalarını aldı ve dördüncü kattan asansöre bindiğinde gözüyle aletin göstergesini takip etmeye başladı. 4... 3... 2... 1... 0... -1... -2... Kapı açıldı ve önündeki boş, ıssız koridoru derin bir nefes alarak seyretti. Birkaç adım attı ve üzerinde 'Arşiv' yazan kapıya geldi. Açıp açmamakta kararsızdı, mesaisi dolana kadar ortalıktan kaybolsa ve en son kartını basarak çıksa nasıl olurdu? Bir iki gün yapılabilirdi belki ancak eninde sonunda foyası ortaya çıkacaktı. Göğsünde tuttuğu nefesi yavaşça bıraktı ve kapıyı açtı.
İçeride capcanlı bir dünya vardı. En azından havada uçuşan tozlardan seçebildiği kadarıyla. Hep bir koşuşturma, en az yirmi kişi tarafından icra edilen uzanma, açma, germe hareketleri, ve bir tekerleme gibi sürekli söylenen aynı cümle 'birinci sayfaya'.
Bu aksiyon dolu sahneden sonra kafasını etrafta gezdiren birisinin ilk fark edeceği şey, üzerindeki örümcek ağlarıyla 'dünya bizim sayemizde dönüyor' cümlesinin yazılı olduğu tabelaydı. Harika bir motivasyon, diye geçirdi içinden. Buraya gelmesinin, ya da buraya düşmesinin, onu bu kadar sıkıntıya sokması yaptığı işin anlamsızlaşması değildi, işi zaten anlamsızdı. Bu yüzden, biz de bir kitap eksik girsek dünya mahvolur harbiden, dedi kendi kendine. Evet, kütüphane sistemine kitap kaydetmekti işi. Kitabı al, bilgisayardan sistemi aç, yazar/kitap adı/varsa ISBN kodu/kaynakça, dizin, içindekiler kısımları/yayım yılı, yayım yeri, yayınevi/eserin konusu/eserin yazıldığı dil/sayfa sayısı/eserin içinde varsa resim, çizelge, tablo, fotoğraf, levha, tıpkıbasımlar... Bir de tabi en son kitabın etiketini değiştirip, yeni yer numarası vermek.
Burada dünyayı nasıl kurtaracağını merak ediyordu, üzerindeki sorumluluk öyle böyle değildi. Afrikadaki insanlar onun sayesinde temiz suya ve yemeğe ulaşıyor, insanoğlu kendini ve doğayı yok etmek için sürdürdüğü varoluşunu devam ettiriyordu. Birim müdürü onu kolundan tutup rafların önüne çekti ve yapması gereken işi anlattı. Gayet basit, dosyayı aç, sayfaların aralarına gelişi güzel yerleştirilmiş kağıtları topla, düzelt ve birinci sayfaya yerleştir, dünyayı kurtar. Evet, müdürün lafını bitirirken kullandığı cümle buydu, dünyayı kurtar. Cümleyi söylerken ince bıyığı titremişti.
Bir süre sonra kulağı çevresindeki gürültünün içine gizlenmiş sözcükleri seçmeye başladı. Bu bir şarkıydı; topla, düzelt, yerleştir, birinci sayfaya, birinci sayfaya, hey, topla, düzelt, yerleştir, bi... Oldukça akılda kalıcı. Günlerini böyle geçirdi. Yaşlandığını, yorulduğunu hissediyor, esaretin biteceği günü bekliyordu. Arşivde yer alan her şeye, dolaplara, raflara, kağıtlara, dosyalara, tozlara, örümceklere ve onların ağlarına, saçma sapan tabelaya, berbat ötesi şarkıya, etrafındaki saman beyinli insan sürüsüne, her şeye ama her şeye karşı derin bir nefret duyuyordu. Bu nefret dayanılmaz bir hale ulaşınca intikam almak için aklına tek bir yol geldi. Aniden yüzünde koca bir gülümseme belirdi ve topladığı kağıtları düzeltip ikinci sayfaya yerleştirdi.
Bir anda hızla odanın öbür tarafına savruldular. Sadece onlar değil, bütün eşyalar, duvarlar, kirişler, kolonlar, dolayısıyla bina da onlarla birlikte savruldu. Ağaçlar, binalar, arabalar, kaldırımlar, asfalt, köprüler, deniz, kısacası her şey ama her şey büyük bir hızla doğu yönüne savruldu. Molozların altından şans eseri sağ salim çıktıklarında ince bıyıklı müdür, gerizekalı, diyerek yakasına yapıştı. Dünya durdu, sonumuzu getirdin. Ne alakası var, dercesine onun yüzüne bakıyordu. Son bir kendini savunma teşebbüsüyle, ben ne yapmış olabilirim ki, dedi. Kağıtları birinci sayfaya koymadın değil mi? Tamam, onun haricinde ne yapmış - ya da anlatım kuralları gereği yapmamış diyelim, her ne kadar ilk yanlışı sen yapmış olsan da bu bana yanlışı devam ettirme hakkı vermemeli - olabilirim ki? Kurallar açıktı, kağıtlar her zaman ilk sayfaya konacaktı. Tane tane anlattım sana, dünyayı kurtar, diye üstüne basa basa söyledim. Gerçekten de üstüne basa basa söylemiş, bıyığını titretmişti. Daha açık nasıl anlatılabilir bir şey? Hadi her şeyi geçtim, bu tabelayı keyfimizden mi astığımızı düşünüyorsun mankafa? diyerek 'dünya bizim sayemizde dönüyor' yazılı tabelayı molozların içinden eliyle koymuşçasına çıkartıp gösterdi. Ben onu motivasyon için sanmıştım. Ah, gerizekalı. İnsanlığı yok ettin. Kendini çok zorladı ve bu sefer kesinlikle son olan kendini savunma teşebbüsüyle 'insanlık zaten yok olmaya mahkumdu' dedi. Karşısındaki cümleyi duydu mu bilinmez çünkü ikisi de saatte 2000 km hızla esen kasırgalarla uzaya doğru yolculuğa çıkmışlardı.
Evet, gömülü oldukları ya da üzerine inşa edildikleri yerden kopan cisimlerden sonra yeryüzüne aldırmadan bir süreliğine dönmeye devam eden atmosfer, şans eseri ilk seferde sağlam kalan cisimleri de aldı götürdü. Peşinden boyları kimi yerde 10, kimi yerde 750 metre olan dev dalgalar ilk iki felaketten kurtulan dünyanın en şanslı insanlarını da götürdü. Dünyanın durmasına bağlı olarak güneşin önünde kalan taraf ısınmaya, karanlıkta kalan taraf soğumaya başladı. İki gün içinde bir taraf tamamen buz kesti, diğer tarafsa yandı kavruldu. Dünya dönmediği için varlığının artık bir anlamı kalmayan manyetik alan çekti gitti ve güneşten gelen radyasyonlar gezegenimizin rengini değiştirdi. Aslında güzel bir görüntüydü, güneşe bakan taraf sarı yeşil bir karışımla, karanlıkta kalan tarafsa - görebilenler için- masmavi bir renkle sıvandı. Tabi her şey bu kadarla bitmedi, sürekli depremler ve volkanik patlamalar da devam etmekteydi. Fizikçileri zevkten dört köşe edebilecek bir fenomendi dünyanın başına gelen.
Keşke bir fizikçi olsaydı.
Bir anda hızla odanın öbür tarafına savruldular. Sadece onlar değil, bütün eşyalar, duvarlar, kirişler, kolonlar, dolayısıyla bina da onlarla birlikte savruldu. Ağaçlar, binalar, arabalar, kaldırımlar, asfalt, köprüler, deniz, kısacası her şey ama her şey büyük bir hızla doğu yönüne savruldu. Molozların altından şans eseri sağ salim çıktıklarında ince bıyıklı müdür, gerizekalı, diyerek yakasına yapıştı. Dünya durdu, sonumuzu getirdin. Ne alakası var, dercesine onun yüzüne bakıyordu. Son bir kendini savunma teşebbüsüyle, ben ne yapmış olabilirim ki, dedi. Kağıtları birinci sayfaya koymadın değil mi? Tamam, onun haricinde ne yapmış - ya da anlatım kuralları gereği yapmamış diyelim, her ne kadar ilk yanlışı sen yapmış olsan da bu bana yanlışı devam ettirme hakkı vermemeli - olabilirim ki? Kurallar açıktı, kağıtlar her zaman ilk sayfaya konacaktı. Tane tane anlattım sana, dünyayı kurtar, diye üstüne basa basa söyledim. Gerçekten de üstüne basa basa söylemiş, bıyığını titretmişti. Daha açık nasıl anlatılabilir bir şey? Hadi her şeyi geçtim, bu tabelayı keyfimizden mi astığımızı düşünüyorsun mankafa? diyerek 'dünya bizim sayemizde dönüyor' yazılı tabelayı molozların içinden eliyle koymuşçasına çıkartıp gösterdi. Ben onu motivasyon için sanmıştım. Ah, gerizekalı. İnsanlığı yok ettin. Kendini çok zorladı ve bu sefer kesinlikle son olan kendini savunma teşebbüsüyle 'insanlık zaten yok olmaya mahkumdu' dedi. Karşısındaki cümleyi duydu mu bilinmez çünkü ikisi de saatte 2000 km hızla esen kasırgalarla uzaya doğru yolculuğa çıkmışlardı.
Evet, gömülü oldukları ya da üzerine inşa edildikleri yerden kopan cisimlerden sonra yeryüzüne aldırmadan bir süreliğine dönmeye devam eden atmosfer, şans eseri ilk seferde sağlam kalan cisimleri de aldı götürdü. Peşinden boyları kimi yerde 10, kimi yerde 750 metre olan dev dalgalar ilk iki felaketten kurtulan dünyanın en şanslı insanlarını da götürdü. Dünyanın durmasına bağlı olarak güneşin önünde kalan taraf ısınmaya, karanlıkta kalan taraf soğumaya başladı. İki gün içinde bir taraf tamamen buz kesti, diğer tarafsa yandı kavruldu. Dünya dönmediği için varlığının artık bir anlamı kalmayan manyetik alan çekti gitti ve güneşten gelen radyasyonlar gezegenimizin rengini değiştirdi. Aslında güzel bir görüntüydü, güneşe bakan taraf sarı yeşil bir karışımla, karanlıkta kalan tarafsa - görebilenler için- masmavi bir renkle sıvandı. Tabi her şey bu kadarla bitmedi, sürekli depremler ve volkanik patlamalar da devam etmekteydi. Fizikçileri zevkten dört köşe edebilecek bir fenomendi dünyanın başına gelen.
Keşke bir fizikçi olsaydı.
Comments
Post a Comment