İNSANLIĞIN YILDIZININ PARLADIĞI ANLAR

Aynı bankın iki ucunda oturuyoruz. Önümdeki manzaraya odaklanmışım, sağıma soluma bakmıyorum ancak onun varlığını hissedebiliyorum yine de. Kulağımda kulaklık, müzik dinliyorum. Gözlerimin önünde kar taneleri bir bir düşüyor, her geçen dakika zeminde daha çok birikiyor, kütle iyice soğuyor, gittikçe bütünleşiyor, katılaşıyor. Buz tutmuş her yer.

Varoluş sancılarımı azaltmak için aldığım doğal ağrı kesicilerden biri müzik. Hiçliğin ortasında, hiçliği, hiçbir şey düşünmeden kulağımda bana benim hissettiklerimi anlatan insanların sesleriyle seyretmek… Sonra düşünecek bir şey çıkıyor ortaya; midem kazınıyor. Mekanik hareketlerle, önümdeki manzaradan gözlerimi ayırmadan çantamın ön gözündeki krakere uzanıyorum. Minik bir hışırtı, sonra başlıyorum ‘kırt kırt’ sesleriyle ufak ufak kemirmeye.

Yanımdakini merak ediyorum. Kim olduğunu, nereden geldiğini, yaşadıklarını değil; şu an ne gördüğünü merak ediyorum. İkimizin de kulağında kulaklık, ikimiz de sağımıza solumuza bakmadan önümüzde duran şeyi seyrediyoruz. Ama aynı şeylere bakmadığımız o kadar belli ki.

Neden sonra aklıma geliyor, elimdeki kraker paketini uzatıyorum, gözlerimi hala manzaramdan ayırmıyorum. Minik bir gülücükle selamlıyor -burnundan hızlıca bıraktığı nefes bunu anlatıyor bana en azından- ve içinden bir kraker alıyor -paket hışırdıyor, içinde gezinen eli hissediyorum-. Birkaç dakika sonra bir daha uzatıyorum paketi. Yine gülüyor, yine bir tane alıyor içinden. Ben paketi çekmiyorum, davet edercesine elimdekini hışırdatıyorum. Yine gülüyor, bu sefer daha büyük bir gülümseme -burnundan daha güçlü bir nefes çıkıyor, onu minik bir kikirdeme takip ediyor-, iki tane alıyor içinden.

Manzaralarımızı seyretmeye devam ediyoruz, herkes kendi dünyasında. Sonra omzumda bir parmağın dokunuşunu hissediyorum, iki kere dürtüyor. Kulaklığımı çıkartıp ona dönüyorum, kar manzaram yok oluyor. Apaydınlık bir gecede, mehtabın aydınlattığı soluk tenli bir kız yüzüyle karşılaşıyorum. Bu solukluğun mehtaptan gelen bir hediye mi yoksa kendisinin evrim yoluyla sonuna kadar hak ettiği bir zafer mi olduğunu merak ediyorum. Hakkında bir şey düşünmüyorum. Kulaklığını uzatıyor bana, tek kelime konuşmuyoruz. Şüpheciyim, hangi dünyalara gideceğimi bilmediğim bir maceranın başındayım. Kendimi bırakıyorum, düşünmemek en iyisi.

Takıyorum uzatılan kulaklıkları. Tanımadığım dilde yumuşak bir ses duyuyorum. Önümdeki karlar erimeye başlıyor, buz kütlesi çözünüyor. Hava güneşin yağmur bulutlarının arasındaki ince çatlaklardan sızdığı yağmurlu, kararsız günlere dönüyor. Solmuş yapraklar uçuyor önümden. Artık onun gözlerinden görüyorum dünyayı. Vokalin sesi tizleşiyor, içimi titretmeli belki de, ama ben bütün bu süre boyunca gülüyorum. Sebebini bilmediğim bir gülümseme. Bu spontane gelişen iyiliğe bağlıyorum sevincimi. Şarkı bitiyor, kulaklıkları sahibine uzatıyorum. Mehtap yüzüne vuruyor hala. Gökyüzünde bir şey parlayıp yok oluyor. İnsanlığın yıldızının parladığı anlar, diye geçiriyorum içimden. Kulaklıklarımı takmıyorum, önümü seyrediyorum.

Kar yok, hava açık, yıldızlar parlak, serin bir rüzgar esiyor ama üşütmüyor. Ona dönüyorum, kendi kulaklıklarımı uzatıyorum. Takıyor, dinliyor. Göz bebeklerinin büyüdüğünü görüyorum. Dalıp gidiyor. Şarkı bitince gözleri küçülüyor, bana dönüyor ödünç aldığı kulaklıkları uzatarak. Sarsılmış, gözleri boş bakıyor. Acıdan, üzüntüden değil, coşkunluktan. Ruhu bedenine fazla geldiği için. Biliyorum, çünkü artık benim gözümden görüyor.

Aramızdaki boşluk kapanmış, farkında değiliz. Aynı kulaklıktan aynı müziği dinliyoruz, farkında değiliz. Aynı anda aynı şeyleri görmüyoruz belki, ama artık birbirimizi daha iyi anlıyoruz.

Comments

Popular Posts