İNSANOĞLUNUN BÜYÜK SAVAŞI
Annesinin dizlerindeydi başı. Siyah tülbenti, tülbentinin önünden fırlamış beyaz saçlarıyla, kâh acı kâh tatlı bunca yılın izini taşıyan kırışıklıklarıyla kadın, yavrusunun saçlarını okşuyordu.
Annesi saçlarını okşadıkça o da kayıp zannettiği bir ton anının baskınına uğruyordu. Kadın elinin her yukarıdan aşağıya, sağdan sola manevrasında onun beyninin derinlerine gömülü anıları bir bir gün yüzüne çıkarıyordu.
İlk başarısızlıklarıydı öncü kuvvet. İlk reddedilişleri, ilk düşük not aldığı sınavlar, ilk hayal kırıklığıyla sonuçlanan hayaller... Savunması güçlüydü, pek bir darbe indiremeden düştü düşman hattı. Sonra destek tabur hayal kırıklıkları taarruza geçti. Gelişleri korkutucuydu. Atlarının gözleri kıpkırmızı, süvariler ağızlarından dökülen dehşet verici naralarla saldırıya geçmişti.
Tam bir kıyım oldu. Gücünün yarısını bu tek saldırıda kaybetmiş, karşı tarafa dişe dokunur hiçbir şey yapamamıştı. Odaya döndük, başı annesinin dizlerinin üstündeydi. Son saldırıdan dolayı titriyordu. Anne tedirgin, kucağındaki yavrusunu izlemekle yetindi.
Yalnızlık geldi, düşman son ve en ölümcül askerlerini sürüyordu meydana. Çevresi ne kadar kalabalık olursa olsun, yalnızdı. Annesinin yanında yalnızdı, babasının yanında, onu en iyi anlayabilecek arkadaşının yanında, hatta bir sevgilinin sıcak nefesinin altında da... Bu berbat his geldi çöktü yine üzerine. Şu savaş meydanında öldüğü zaman kimse adını bir daha anmayacaktı. Süvariler böyle söylüyor, o da sorgusuz sualsiz kabul ediyordu. Niye dirensindi ki? Bal gibi de doğruydu. Uzun süre sessizliğe gömülse, uzun süre evden çıkmasa, kim arayıp sorardı? Yokluğunun bile fark edileceğinden şüphe duyuyordu. Kimseyi suçlamıyordu. Bu adi his ona böyle düşündürtüyordu. Bu adi his köşebaşlarına saklanan hain bir düşmandı ve savunmasını bir ancık bile indirse çökerdi üstüne. Şimdi yüz yüzeydiler, bunun geleceği belliydi, buna rağmen karşı koyamadı.
Odaya döndük yine. Başı annesinin dizlerinin üstündeydi, önce sicim gibi ince bir yaş döküldü gözlerinden, sonra hıçkırarak ağlamaya başladı. Anne telaşla "Ne oldu? Neyin var?" dedi, yavrusunun üzerine kapandı, bütün kötülüklere karşı kalkan olmaya çalışıyordu sanki.
Üzerine çöken yalnızlığın karanlığına bir güneş doğdu usul usul. Tıpkı kara bulutların yağmur bıraktıktan sonra yavaş yavaş açılıp gün ışığını geçirmeleri gibi. Yalnızlığın süvarileri çığlık çığlığa kaçtı. Bir arkadaşın gülümsemesi zihninde canlandı, bir sevgilinin dokunuşu, masada sohbet etmekte olan üç beş kişinin neşesi, bir annenin sarılışı, bir babanın okşayışı... Bir çocuk dikildi karşısına, ayaklarının ıslanmasını umursamadan deminki yağmurun oluşturduğu su birikintilerinde zıplıyordu. O çocuğun kahkahaları doldurdu içini. Yarına umutla bakan bir ergenin hayalleri süsledi görüşünü. Yılmadan savaşmaya devam eden bir yetişkinin silueti elini uzattı ona. Bu savaşın mağlubu olmadığını hissetti. Sonsuz bir döngü sadece.
Yalnızlığın süvarileri ürkek ürkek geldi, hayal kırıklıkları eskisi kadar saldırgan değildi, başarısızlıklar acı dolu yüzleriyle yavaş yavaş yürüyordu. Hepsi onda bütünleşti, hepsi o oldu, o hepsine dönüştü. Kendisiyle barıştı, kendisi de onunla.
Odaya geri döndük. Başı annesinin dizlerinin üstündeydi, annesi üzerine kapanmıştı. Hıçkırıkları dindi, kafasını çevirdi, annesini gözlerinde yaşlarla buldu. Baş parmağıyla nazikçe dokunarak sildi onun gözlerinin yaşını. Elinin tersiyle kendi gözlerine dokunmadı, gözlerinden hala yaşlar akarken yüzüne bir gülümseme geldi çöktü.
"Artık çok daha iyiyim."
Comments
Post a Comment